“ÖĞRETMENDEN ÖĞRETMENİNE GÖNÜLDEN MEKTUP” YARIŞMASI SONUÇLARI”

ÖĞRETMEN ESER
ERCAN YALÇIN DÖRT MEVSİM
AHMET NAÇ Geçmişten, senin bilmediğin bir gelecekten hatıralarım var öğretmenim…
FULYA TAŞÇEVİREN KAĞIT KESİĞİ

“DÖRT MEVSİM”

DÖRT MEVSİM
Öğretmenim; ne zaman size dair yazacak olsam, terk ettiğim çocukluğum çıkagelir, oturur yüreğimin başucuna. Ellerim küçülür satırlar arasında. Bildiğim her şeyi unuturum. Ne babalığım, ne de yetişkinliğim durabilir karşınızda. O ilk günkü çocuk olur, koşarım
kollarınıza.
Yine anlardan öylesi şu an, o küçük çocuğum karşınızda. Zaman bir başka akar derler ya çocukların dünyasında… Aylardan Eylül, ama mevsimlerden İlkbahar. Ana kucağından ilk defa ayrılmışım. Bana benzer yüzlerce çocuk var okulun dört bir yanında. Sırtımda Ağrı Dağı, güneş alev alev yakıyor o günün sabahında. Herkes „çantadandır‟ diyor ya, çantadan olmadığını anlatamıyorum başkalarına. Şikayet ediyorum durmadan. Simsiyah bir önlük giydirilip elimden alınan çocukluğumun huzursuzluğu ağlatıyor beni. Gülerek, ağlamamla dalga geçiyor diğer çocuklar. “Hiç ağlayana gülünür mü!” diyemiyorum.
Bahçede beliriyorsunuz o ilk günün sabahında. Ağladığımı fark ediyorsunuz uzaktan. Tebessüm ederek geliyorsunuz yanıma. Güneşle aramda dağ gibi dimdik duruyorsunuz. Bir ömür üstümden eksik olmayacak gölgeniz, ilk o anda düşüyor üzerime. Gölgenize sığınıp,
kısık gözlerimi usul usul açıyorum bahara ve hayata.
Günler, günleri kovalıyor. Aylardan Ekim ve sonrası, mevsimlerden Yaz.
İçimdeki bahar yerini haftalar evvel bırakmış Yaz‟a. Kızıl, sarı, turuncu yapraklar, savrulmuş dört bir yana. Kızılca bir bayram sarmış çocukluğumu. İçimde Yaz‟ın sevinci, sırtımdaki çantaya rağmen koşarak vuruyorum kendimi okula açılan o kızılca yokuşa. Okula hep ilk gelen olmak için nefes nefese tırmanıyorum okul merdivenlerini. Annem şaşkın şaşkın bakınıyor arkamdan.
Sizi mevsimin her günü bahçe kapısında bekliyorum telaşla. Sizi sokağın başında ilk ben görüp haber veriyorum arkadaşlarıma. Yanınıza uçarcasına koşuyorum. Kızıyorsunuz her defasında. “Koşma, düşeceksin!” diye uyarıyorsunuz, ben mutlu mutlu gülümsüyorum. Yanınızda, yamacınızda, yolunuzda yürümek bir başka huzur veriyor bana… Yürürken yan yana, belli belirsiz elinize dokunuyorum. Tutmak istiyorum elinizi, ama utanıyor size söyleyemiyorum. Fark ediyorsunuz niyetimi, gülümseyerek kavrıyorsunuz küçücük ellerimi. Elinizin sıcaklığında kayboluyorum. Ellerimden önce yüreğim ısınıyor ya, diyemiyorum.

Aylardan Haziran, mevsim ise Sonbahar.
Aylar süren Yaz‟ın sonuna hazır değil küçücük yüreğim. Yılın son ders günü, son ziller bir bir çalıyor. Öğlen arasına geldiğimizde yiyecek bir şey çıkarmadığımı görüyorsunuz. Yanıma geliyorsunuz usul usul. “Yemeğin nerede?” diye soruyorsunuz. “Bugün getirmedim, zaten aç da değilim öğretmenim.” diye karşılık veriyorum. Huzursuzluğumun fakındasınız aslında. Tebessüm ederek “O zaman, bugün benim misafirimsin.” diyerek öğretmenler odasına götürüyorsunuz beni. Küçük bir ocağın üzerindeki tavada hazırlanan menemeni işaret ederek, “Bugün nasibinde menemen var, menemeni soğanlı mı seversin, soğansız mı?” diye
soruyorsunuz. “Ben aç değilim öğretmenim.” diyorum bir kez daha. “Olmaz öyle şey, bana eşlik edeceksin, yoksa ben de yemem.” diyorsunuz şefkatle. Sessizliğim uzayınca, “Cevap vermedin, soğanlı mı soğansız mı seversin?” diye yineleniyorsunuz. Utana sıkıla, bir pişen menemene, bir de size bakıyorum. Cevabımı beklediğinizi görünce „Siz olduktan sonra fark etmez öğretmenim‟ demek geçiyor ya içimden, cesaret edemiyorum. Cılız bir sesle “Fark etmez öğretmenim.” diyorum. Siz, “İyi o zaman, soğanlı yapalım, ben soğanlı seviyorum.” dediğiniz o günden beri, menemeni ben de siz gibi seviyorum.
Aylardan Temmuz, mevsim ise Kara Kış.
Karneler verileli, sizden ayrı düşeli haftalar olmuş. Gönlümde baharın hasreti ile yaşıyorum günleri. Çocuğum ben, ne bilirim kışı hem de kara‟sından olanını. Kavuşmanın hayaliyle tüketiyorum sonbaharı. „Bir kavuşma, kırk hasreti alnından vururmuş‟ derler ya, kavuşmak için sabrediyorum. Günler günleri kovalarken, karakışın ortasında, o Temmuz akşamında, acı acı çalıyor telefon. “Hayırdır inşallah!” diyor annem. Endişeli bakışlarla babam uzanıyor ahizeye. Karşıdakinin sesi, sessizliğe gömülmüş odamızın her yanında yankılanıyor. Hatırladığım o tek cümle bugün gibi halen aklımda öğretmenim. „Aziz öğretmen
geçinmiş‟ diyor karşıdaki. Anlam veremiyorum söylenene. „Geçinmiş‟ ne demek? Annem kınalı elleriyle kavrayıp beni, sıkı sıkı bastırıyor göğsüne. Sarılırken kulaklarımı kapatıyor ya, nafile. Annemin patlarcasına çarpan yüreğinin sesinden kötü bir şey olduğunu anlıyorum da, anlayamıyorum ne dendiğini. “Aziz öğretmen geçinmiş ne demek anne?” diye soruyorum endişeli gözlerle. Gözleri doluyor annemin, ağlamamak için zor tutuyor kendini. “Öğretmenime ne olmuş anne?” diye ısrarla sormaya devam ediyorum. Anlıyor annem susmayacağımı, cevap alana kadar durmayacağımı. Sonunda dayanamıyor, yazmasının ucunu
dişleri arasında ezerek, yüreğime çökecek karakışı, ağlayarak haber veriyor.

“Öğretmenin cennete gitmiş oğlum…”
Bugün günlerden Biz, mevsim ise Siz‟bahar. Bir öğretmenler gününde daha içim burkularak giriyorum okulumun bahçesine. Öğrencilerim sevinç içinde bana doğru koşarken, ben, nemli gözlerle gülümsüyorum. Çocuklarım belime, ellerime, sevgiyle sarılırken, gözyaşlarımın ıslattığı şu cümle dökülüveriyor titreyen dudaklarımdan.
“Gölgenizi çok özledim öğretmenim…”

 

Ercan YALÇIN
Piri Reis İlkokulu Arnavutköy/İstanbul

 

“Geçmişten, senin bilmediğin bir gelecekten hatıralarım var öğretmenim…”

    Geçmişten, senin bilmediğin bir gelecekten hatıralarım var öğretmenim…

    O yıl güz mevsiminde, yazın bittiğini hatırlatan siyah bulutların arasından güneş kendini arada bir gösterirken, iki yanı fıstık çamlarıyla çevrili yolda, köyümün okuluna doğru bir başıma ilerliyordum. Sanki bulutlar biraz daha yoğunlaşıyor, ağaçların arasında fısıdayan rüzgarlar içimi ürpertiyordu. Beni saran o tuhaf his, hayal gücümle birlikte bana oyunlar oynuyor gibiydi. Okula başlayan her öğrencinin yüreğinde filizlenenler şimdiden bir ağaç gibi sarmıştı bedenimi.

     Geriye dönüp evimin kerpiçten çıplak duvarlarına pişmanlıkla baktım. Oysa tüm öz güvenim ve çocuk yüreğimin sesiyle ‘’Ben tek başıma giderim!’’ demiştim dakikalar önce. Ne de olsa evime oldukça yakın olan, her zaman önünde oyunlar oynadığım köy okuluna gitmem ne kadar zor olabilirdi ki?

     Nasıl göründüğünü biliyordum ama yine de okul bahçesine adım attığımda bir soğukluk hissettim kalbimde. Bahçeyi saran yemyeşil ağaçlara göz gezdirdim. Aralarından çürümüş bir tanesine dikkat kesilirken omuzlarımdaki yük taşımayacağım kadar ağırdı artık. Kuru ağacın beyaz gövdesinde bakışlarım tek bir noktada kilitlendi. Benim kadar yalnızdı o da.

     İşte bu boşluğun içinde bana seslendin. Yanımda gülümseyerek durduğunu seni duyana kadar fark etmemiştim. Yüzüne baktım. Etrafımı saran yalnızlık kaybolduğunda içimi tanıdık bir sıcaklık sardı. Annemin önlüğüme diktiği bez parçasına bakıp ismimi söylemen benim için bir mucizeydi. Adımı nasıl bildiğini uzun bir süre sonra anlayabilsem de senin mucizelerin hiç bitmeyecekti. Şimdi bir yetişkinin aklı ve yüreğiyle gerçek mucizelerin etkisinin ömür boyu devam edebildiğini biliyorum.

    Elimden tutup sınıfa giriş anımızdan mezun olup sana sarıldığım o ana kadar geçen zaman, mutluluğun resmediliği bir tabloydu benim için. Heyecandan titreyen elimle kalemi tutmaya çalışırken o beyaz tabloda bir noktaydım sadece. Geleceğim, o noktanın etrafındaki sonsuz beyaz boşluktu. Her geçen zaman o küçük lekenin etrafındaki boşluk şekillenmeye başladı. Siyah çizgilerle kendi yollarımı özgürce çizdiğim ilk anlarımdan, noktanın etrafını rengarenk yaptığım günlere gelmem uzun sürmedi. Tüm dünyam, her rengi içinde barındıran bir tabloya dönüşüverdi senin ellerinde.

    Ortaokul ve lise yıllarımın benim için çok kolay geçmesini hep ne kadar zeki olduğuma yorsalar da; her başarım, senin attığın tohumun filizlenmesiydi sadece. Şimdi kocaman bir ağaç olarak meyvelerimi verirken köklerimin sıkıca sarıldığı toprağı unutamam.  Çocuk yüreğim, dünyadaki en önemli ve en değerli kişisinin bir öğretmen olduğunu anlamıştı. Seninle geçen yıllarımdan sonra ben başka bir meslek yapamazdım öğretmenim. Bu mesleğin değerini belirleyen o sınıflardaki çocuklardı, öğrencilerimdi. Onların gözünde en değerli olduktan sonra beni hiçbir şey mutsuz edemezdi, etmedi de.

    Üniversiteye gitmeden önce seni ziyarete gelişimi hatırlarsın. İtiraf etmem gerekirse; o gün eğitim fakültesine gitmek yerine senin sınıfında yeniden öğrenci olmayı seve seve kabul ederdim. Geçmişimdeki her detay hafızamda tazelenirken yüreğimden geçenler tam olarak buydu. Elini öpüp seninle vedalaştıktan sonra bana bakıp gülümsemiş, yüzündeki kırışıklıklar biraz daha belirginleşmişti. ‘’Öğrencilerin daha doğmadı.’’ demiştin. Şaşkınlıkla bakakalmıştım. ‘’Eğitim fakültesinde dört yıl boyunca bunu düşün.’’ diyerek öğrencilerine çevirmiştin bakışlarını. Hala senin öğrencindim. Bana düşünmem için bir cümle vermiştin. Bu benim son ödevimdi.

      Haklıydın, öğretmen olmaya karar verdiğim andan itibaren sorumluluğum başlamıştı. Gelecekteki öğrencilerim hala doğmamıştı. Bir gün doğacaklar, büyüyecekler, okula başlayacaklar ve benim öğrencilerim olacaklardı. Öğretmenliğe başlamadan hazır olmalıydım onlar için. Daha doğmamış, tanışmadığım öğrencilerim için… Kader bizi bir araya getirene kadar olabileceğim en iyi öğretmen olmalıydım. Ne kadar doğru bir meslek seçtiğimi sayende bir kez daha anlamıştım. Beni, kendi geleceğime tek bir cümlenle hazırlamıştın. Sınıfından çıktığım anda öğretmenliğimin ilk adımını atmışım, bilmiyordum.

      Ne dersin öğretmenim, bana verdiğin son ödev güzel olmuş mu? Öyle ise bana saçlarından düşen bir yıldız daha verirsin belki.

     O gün seninle son kez vedalaşıp okul bahçesine çıktığımda sınıfımın pencerelerine bir kez daha baktım. Silüetini hala görebiliyordum. Yanındaki pencerede ise ben vardım. Çocukluğum… Unutmanın asla mümkün olmayacağı o günü bir kez daha hatırladım bizi hayal ederken. Soğuk bir kış sabahı o pencereden dışarı bakarken lapa lapa kar yağmaya başlamıştı. Bizim oralara hiç kar yağmaz bilirsin. Sen de neşeyle dolmuştun bizim gibi  ve hepimizi bahçeye çıkarmıştın. Beyaz sayfadaki bir nokta gibi bembeyaz yağan karların arasında  özgürce kollarımı açıp koşmuştum bahçede. Seninle beraber el ele tutuşup dilime bir kar tanesi kondurmayı da başarabilmiştim. Üşüdüğümüzü görünce sınıfa sokmuştun bizi. Birlikte çıtır çıtır yanan sobada ısınmıştık. Yüzümüz, ellerimiz kıpkırmızı olmuştu. İşte o gün, benim en mutlu olduğum gündü.

         O günü her detayı ile hatırlarken yüzümdeki gülümseme biraz daha belirginleşti. Silüetine son kez baktıktan sonra bakışlarımı bahçedeki çürümüş beyaz ağaca çevirdim. Yıllar geçese de hala oradaydı. O ben değildim artık; ama sulamaya devam edeceğim o ağacı. Kim bilir, belki bir gün o da yeşerir bizim gibi.

    Huzur içinde uyu, hep kalbimde yaşayacaksın.

    Öğrencilerimin gözlerinde yeniden doğacaksın.

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                 Öğretmenin Adı Soyadı: Ahmet Naç

                                                                                 Görev yaptığı okul: Mehmet Akif Ersoy İlkokulu / Esenler                                                                                                     

“KAĞIT KESİĞİ”

KÂĞIT KESİĞİ

Yıllar önce Mrs. Thompson adında bir ilkokul öğretmeni vardı. Ön sırada büzülmüş oturan Teddy Stoddard adında çelimsiz bir öğrencisini geçen yıl görmüş, arkadaşlarıyla iyi geçinmediğini, üstünün başının darmadağınık ve pis olduğunu farketmişti. Teddy’nin rahatsız edici olduğunu düşünüyordu. Mrs. Thompson’un öğretmenlik yaptığı okulda, öğrencilerin geçmişindeki başarı kayıtlarını incelemek zorunluydu ancak o Teddy’nin kayıtlarını incelemeyi en sona bırakmıştı. Sıra nihayet Teddy’nin kayıtlarını incelemeye geldiğinde ise büyük bir şaşkınlık geçirdi.

“Annesinin ölümü onu çok etkiledi. Elinden geleni yapmaya çalışıyor ancak babası oldukça ilgisiz, gereken yapılmazsa ev yaşamı yakında derslerini etkileyebilir.” yazıyordu.

Mrs. Thompson artık durumu anlamış ve çocuğa karşı davranışlarından ötürü utanç duymaya başlamıştı. Noel geldiğinde, sınıftaki diğer çocuklar, ona çok güzel kurdeleler ve parlak kağıtlarla paket edilmiş hediyeler getirdiğinde bu utancı daha da artmıştı. Teddy’nin elinde kesekağıdına gelişigüzel sarılmış bir hediye paketi vardı.

Diğer hediyelerin yanında Teddy’nin paketini açmak Mrs. Thompson için çok zor oldu. Paketten taklit elmas taşlarının bir kısmı dökülmüş olan eski bir bilezikle neredeyse dibine inmiş bir parfüm şişesi çıkınca öğrencilerin bazıları gülmeye başladılar. Fakat o çocukları hemen susturduktan sonra bileziği, ne kadar güzel olduğunu söyleyerek, koluna taktı ve bileğine birkaç damla parfüm damlattı.

Teddy Stoddard o gün dersler bittikten sonra yanına gelerek:

“Mrs. Thompson, bugün aynı annem gibi kokuyordunuz” dedi.

Tavuk Suyuna Çorba Hikayeleri

 

Kokular ne çok şey anlatır. Her kokuyu duyarım. Örneğin hafif yağlı bir saçı kaşıdığınızda tırnağınıza bulaşan sarımsı tabakayla beraber tüm avucunuza yayılan kirin kokusu… Sıcağın etkisiyle elbisenin üstüne geçmiş ter kokusu, midenizi bulandırıp sizi kusturacak kadar kötü! Yahut sayısız insana ait sayısız çoklukta, fakat ilk kez tanıştığınız bir insana dahi ait olsa burnunuzda bir aşinalık uyandıran kokular… Her insanın kendine has kokusu vardır aslında, ama kimi birbirine benzer. Senin kokun anneminkine benziyordu.

***

Annemin öldüğü kıştı. Hava benim acımı daha da keskinleştirmek ister gibi her zamankinden fazla ayaza kesmişti. Eldivensiz ellerim soğukta kızarıyor, üstleri çatlıyordu. Seviniyordum. Sanki anneme; bak sensiz hiçbir şeyim iyi değil, her yanımla acı çekiyorum, diyordum. Okula gidecektim. Saçlarımı babam yapmıştı. İki örgü… Her yanından dökülüyordu saçlar. Üstü kabarmıştı. Kimse saçlarımı öyle görsün istemiyordum. Annemin öldüğü saçlarımdan anlaşılacak sanıyordum. Sırada bir kenara büzüşmüş, kendinden bile saklanmaya çalışan, boyu aklından küçük, ama içinde acıların en büyüğü bir kız çocuğu. Yanıma geldin kimse fark etmeden. Usulca aldın zaten eğreti duran tokayı. Şaşkın, hiç kımıldamadan, yerimde mıhlanmış gibi duruyordum. Ellerin sıcacıktı. İçimde ılık bir sızı oldu. Hani burnun kanar da sıcak sıcak için çekilir, ama iyi hissedersin ya kendini… İşte öyle için boşalmış gibi ılık bir sızı… Saçımı ördün usulca, sonra kenara çekildin. Ne bir eksik ne bir fazla… Sonraları çok saçımı okşadın çok sarıldın bana, ama o an değil… Çünkü o an saçımı okşasaydın ikimiz de biliyorduk ki ben delice ağlayacaktım. Sıradaki herkes bana bakacaktı, kimi acıyan kimi küçümseyen gözlerle. Ki zaten acıma da içinde bir nebze olsun küçümseme barındırmıyor muydu? Ördün ve kenara çekildin, kimse fark etmeden. Hiçbir şey olmamış ve annem yaşıyor gibi. Annem yaşıyor da saçımı örmüş gibi. Sonra her sabah kimse görmeden saçımı ördün. Kâh okul bahçesinin girişinde kâh kimse gelmeden sınıfta asılı dört mevsim tablosunun bir köşesinde… Yıllar sonra, bugün çok az şeyde o tabloya bakarken hissettiğim huzuru duyuyorum.

Bazı şeylerin tek anlama gelmediğini biliyorduk. Saçını okşamanın yalnızca saçını okşamak olmadığını mesela. Geçen sene her birimizin sırayla yıkadığı masa örtüsünün bu sene evlere verilmeyişinin altında yatan sebebi de, yerli malı haftalarında evden yemek getirmenin yasak edilişinin sebebini de biliyorduk. Sanki ikimiz arasında kimsenin bilmediği gizli bir antlaşma vardı.

Orta boylu, hafif tombuldun. Saçların vücudunun hiç değişmeyen bir uzvu gibi daima aynı şekil ve renkte olurdu. Ekseri döpiyes giyerdin. Alçak topuklu pabuçların yine de seni yoruyor gibi dururdu. Sizi mezun edeyim emekli olacağım derdin.

Sana ait her şeyi bilmek isterdim. Nerede oturuyorsun? Ne yer ne içersin? En çok hangi yemeği seversin? Çünkü sen bizimkilerin hepsini bilirdin. Harun’la Müge’nin kakaolu keke bayıldığını, Buket’in köpek sevgisini, Ahmet’in doktor olmak istediğini, Tayfun’un neden konuşurken kızardığını, Fatih’in utandığını göstermemek için nasıl hırçınlaştığını, hepsini ama hepsini. Seni dinlerken upuzun bir tren yolculuğuna çıkmış gibi hissederdim. Etrafı ağaçlar ve çiçeklerle dolu yollardan geçerdik. Karşımıza kağanlar, hakanlar çıkardı, el işi kağıdından kuğular, sayılarla elmalar, daireden ağaçlar… Trenler dururdu ve ağaçlar giderdi üstelik. Devamlı bir arayıştayken aslında mutlu olduğumuz anın o an olduğunu bilmeden giderdik.

Şimdi sen tüm bu yaptıklarından habersiz belki mahsun belki mahcup evinin bir köşesinde koltuğuna kıvrılmış, elinde artık yalnızca kahvehanelerde gördüğümüz ince belli çay bardağın, oturuyorsun. Elin kalem tutmaktan nasırlaşmış, hissiz orta parmağına gidiyor. Kulakların, onca gürültünün bıraktığı acı bir yadigâr gibi duyumsuz… Sessiz köşendesin. Sağırlık öğretmen hastalığıdır, diyorsun soranlara. Yüzünde o günleri hatırlamaktan mütevellit ince bir tebessüm, anıların bağdaş kurduğu gamzenle gülümsüyorsun. Sırf o günleri hatırlatıyor diye sağırlığını bile seviyorsun.  

Ben anneannemi düşünüyorum. Okuma yazma bilmediği için bineceği otobüsü bile karıştırır, yanında yöresinde kim varsa ondan destek isterdi. O zaman anlıyorum okuma yazma bilmemek aslında yarı körlük demekti, tek başına ayakta kalamamaktı bir nevi. Senin beni ayağa kaldırmanı, baktığımı görünür kılmanı düşünüyorum, Buket’i düşünüyorum, Ahmet’i ve Tayfun’u. Tayfun’un her gün okşadığı çocukların saçında senin ellerin var biliyorum. Buket’in yeşerttiği çiçeklerde ve Ahmet’in iyileştirdiği çocuğun babasının göz yaşında senin payın var.

Sen hepsinden habersiz koltuğunda uyukluyorsun. Omuzlarında bir öğretmenler günü tüm kızlar toplanarak ördüğümüz, çoğu ilmeğini kaçırdığımız için delikli şal… Saçların hala omuzlarında ve gözlerinde bize bakarken daha da yakınlaştırdığın gözlüğün, derin bir uykuya dalıyorsun. Biliyorum öğretmenim ölüyorsun. Seninle beraber annem de ölüyor bir kez daha. Tüm çocukları öksüz kalıyor yurdumun. Ağlasam üzüleceğini bildiğimden kederimi kimseye göstermeden oturuyorum. Yüreğimde kocaman kâğıt kesikleri…Bir kız çocuğu gelip sarılıyor, saçlarımı okşuyor. İşte o zaman neden öğretmen olduğumu bir kez daha hatırlıyorum.

Her şeyin o akse benzediği ama kimsenin o akis olamadığı bir loşluktan sana bakıyorum. Avuçlarıma tek hecelik bir ‘hoh’ iliştiriyorum. Karın aydınlığı gözlerimi kesiyor. Yine bir kış günü ben seni özlüyorum. Öksürürken ağzının bir süre aralık kalışını, o aralıktan sızan kışı, “Gözlüğünüzü çıkarınca çok çirkin oluyorsunuz öğretmenim!” diyen Utku’ya; “Çünkü gözlüksüz sizi bulanık görüyorum, ondandır mahzunluğum!” deyişindeki naifliği, aslında istesen de hiç çirkin olamayışını seviyorum. Seni seviyorum öğretmenim, annemi sever gibi, geçmişimi sever gibi ve geleceğimi, öğrencilerimi sever gibi seviyorum.  

Tarihle ilişkilendirdiğimiz şarkılar vardır. Duyduğumuzda yaşadığımız ana gittiğimiz. Ben ne zaman ‘Orada Bir Köy Var Uzakta’ şarkısını duysam seni hatırlıyorum. Orda bir yol var uzakta, o yol bizim yolumuzdur. Dönmesek de varmasak da o yol bizim yolumuzdur. Ve ben senin bize açtığın yolda hiç durmadan yürüyeceğime söz veriyorum.

                                                                                                                           Öğrencin

                                                                                                                      Fulya Taşçeviren

 

 

 

Fulya Taşçeviren

Pendik Bilim ve Sanat Merkezi (Pendik BİLSEM)-Pendik