“ÖĞRENCİDEN ÖĞRETMENİNE  GÖNÜLDEN MEKTUP” YARIŞMASI SONUÇLARI

ÖĞRENCİ ESER
NAZLI BETÜL ÖZTÜRK AYNASIZ YÜZLEŞMELERİN ŞAHİDİNE
ELİF BEDİA KADEHCİ SEVGİLİ ÖZÜM
SU KARACA BENİM KAHRAMAN İTFAİYECİM

AYNASIZ YÜZLEŞMELERİN ŞAHİDİNE

Aynasız Yüzleşmelerin Şahidine,

Birkaç cümle söze, çalan müziğe takılıyor aklım. Bu güzel şarkı da unutulacak öğretileriyle birlikte. İşlemediği suçun cezası yüklenecek insanın omuzlarına. Çelimsiz bir yıldızın ışınları; kokusunu tenine bulaştıran kadının gözlerine değdiğinde, masum bir kalp vurulacak yeniden. Dudaklarımdan dökülen her bir kelimenin dayandığı o devrik harfler, işte böyle zincirlerini koparacak sessizliğin.

Dünyanın en güzel dolunayını izliyorum. Sanki ellerimi uzatsam avuçlarımda, sanki kilometrelerce uzakta değilmiş gibi sonsuzda. Kendimi fütursuzca ıssız sokaklara vurmamı engelleyen neydi? Artık sadece her şeyimi kaybetmiş bir yabancıyım insanların gözünde. Ah gece… Her bir köşende sanki kelimeler boğazımdan size ait bir his olup inecek. Ruhum sessizliğe bürünmekte. Çaresiz gönlüme naz ediyor yakıcı rüzgarlar. Bütün hüzünlerim, kaygılarım, cümle ve dertlerim silinip gidiyor, maviye boyanıyor ruhum.

Kitaplara kaçırılabilir mi sevgiler? Şimdi yürümeye çalışırken, yere her düştüğümde beni kaldıran deneyimler. Boynu bükük yazılmasında; dumanlar yetmez ise, kederli yalnızlıktan iter kurum lekeli çocuklar. Dahası sürekli çocuklara götürür düşlerim, beyaz tenli ve karlar içinde olanlara. Belki üşümüşlerdir diye; saflığı, bozulmamışlığı ilmikleyip örtüyorum üzerlerine. Kitaplara kaçırılabilir mi sevgiler, hâlâ sorguluyorum. İçime alıyorum sararmak üzere olan çimlerin kokusunu. Korkacak bir şey yok, diyecek gözlerim. Günlüğümün her satırına, içime dökülen okyanusların bir damlasını akıtmadan yazıyorum. Boşlukta bir yangın büyüyüp ateşlerin yol açtığı geçmişin varlığına meydan okuyarak, çetelede bir kağıt parçası gibi yanarken; sonrasında neler yapabileceğimi bilmeden, hayatıma aldığım o anları saklayıp biriktiriyorum hafızamda.

Geceleri gökyüzüne ışık tutmak istiyorum; bazen yıldızları daha iyi görmek, içimde hissedip umudumu bahşetmek için bekliyorum. Yıldızlar bir parlayıp bir sönüyor. Havasından mı yoksa dünya çok mu kirli? Sadece az parlıyor, acıta acıta bir şeyleri hatırlatmak ister gibi. Yalanlar arasında paramparça bir kalp ve başımda bekleyen nöbetçi. Neredesin yaralı çocuk? Yaşadığı çağa hapsolmuş, geceyi kör eden güneşle. Saniyeler devinerek akrebin üzerinden kayıp gidiyor. Kavurucu güneş tepemde kızgın ve kanımı kaynatmaya yüz tutmuş turuncu bir alev küresi olarak bizden insanlık namına öç alıyor.

Belki hayatımız el değmemiş bir dere akıntısına dönüşür. Ardına saklandığımız o cennet gülüşü heba etmiş oluruz. Gözü dönmüş anarşist gibi dalsa caddenin karanlık köşesi, kader son sözlerini söyler ve bir melek koparılmış kanatlarını beyaz mermerin üzerine bırakır. Rastgele gezerken sokaklarda; binalar, insanlar, ağaçlar her daim kimliğimi hatırlatır. Her sabah uyandığımda gördüğüm o sahte aydınlıktan uyandırır. Peki bu sözler tesadüf müdür, tesadüf olamayacak kadar güzel bir dünyada? Hepsi bir parçasıydı hislerimin. Ancak böyle anlatılırdı katkınız. Aynasız yüzleşmelerin şahidi değil miydiniz zaten. Başarısızlıklardan sonra bir şiir gibi bana elinizi uzatırdınız.

İnsan biraz toprak, biraz su; çokça sevgi, gözyaşı, keder ve histen oluşurdu. Maddiyattan çok, maneviyattan var olurdu. Kendini ifade edemezse çok ağlar, yanakları hiç ıslanmazdı. Bazıları gibi doğuştan gelmez, sonradan fark edilirdi ifade özgürlüğü. Hayat bir öğretmendi lakin onu anlamlandırmak ve sayfalara dökmek için bir kılavuza ihtiyaç vardı. Bu kılavuz siz oldunuz öğretmenim, rehberim Ali hocam! “Yakından bak! Önünden geçenlere, yanından geçtiklerine, uzaktan baktıklarına, hiç bakmadıklarına…/ Yakından bak! Kalabalıklara ve yalnızlara, yalnızlıklara…”  diyerek yazarın sözlerinden akardı cümleleriniz. Öğütlerinizi koyardım gömü halinde sandıklara.

Rastgele aranmamıştı hiçbir koku, belli kaidelere esir olmuştu. Yolun kıymetini sonundan gizlemişti. Gecenin bir yarısında herkes şarkı söylerken, ben deniz uykuya dalan kişi; sizin karşınızda en büyük şansımı ve kaderimi kullanmıştım. Herhangi bir şehrin otogarında tesadüfen karşılaşmayı hayal ettiğim bir insan gibi, kalbinizden yükselen sedef kokusuna ulaşmıştım. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuştu han kapısından, yalnız olamayacak kadar çoğuldum artık.

Siz William Orpen, Leonardo Da Vinci, Vincent Van Gogh gibi ressamların onlarca eşsiz eserinin farklı yorumlarından oluşan; her insan için, hayatını etkilediğiniz her talebeniz için farklı anlamlarınız olan bir insandınız, hep öyle kaldınız. Hüzünlü fırça darbelerinin resmettiği o tablo kadar güzel, sedef kokulu kalbiniz kadar mucizevi.

Sokak lambaları bana şahit. Bu bir veda değil, beyaz güvercinlerin gökyüzüne hediyesi.

Nazsız Talebiniz Nazlı (!)

ADI-SOYADI: Nazlı Betül Öztürk

İLÇE: Sarıyer

OKUL: Şehit Fatih Satır A.İ.H.L.

SEVGİLİ ÖZÜM

Sevgili Özüm;

Ne kadar çok şey söylemek isterim bir bilseniz… Sizler olmasanız bir toplumun hali ne olur? Cahillikten beter olur. Durağan bir yaşam, içinde tekrar eden bir hayat; en önemlisi de nedir bilir misiniz? Hiçbir şey bilememek. Bir şeyleri tahmin etmeye çalışmak ama cahilliğinde boğulmak. Öz nedir? Öz, hayata ilk bağlanmaya başladığında seni cahillikten kurtarıp aydınlık geleceğe götüren sana bakan iki aydınlık gözdür… Başında pervane olarak sana bir şeyler öğretmeye çalışan bir candır… İş saatleri dışında bile seni düşünen bir kalptir… Herkesin karşısına işine sevgiyle bağlanmış ülkesini aydınlığa kavuşturmaya çalışan bilinçli bir öz çıkar mı,  bilmiyorum ama bu özellikleri tamamen sizin taşıdığınızı biliyorum. Siz bu ülkenin aydınlık olmasını sağlayan temelsiniz. Siz bu ülkenin hem geçmişi hem de geleceğisiniz. Bir kule düşünün, kulenin en altındaki tuğlayı çektiğinizde ne olacağını tahmin etmek elbette zor değil. Yıkılır değil mi, işte siz o kulenin en alt tuğlasısınız. Siz küçük bir öğrencinin hayalleri, bir annenin sevinci, bir babanın gururusunuz.  Öğretmen nedir? Alfabeyi öğreten biri midir? Belki, sadece alfabeyi öğretince mi öğretmen olur yoksa yaptığı işlerden sadece birisi midir… Çarpım tablosunu öğreten midir? Olabilir, düşünsenize daha dört işlemi bilmediğimizi… Hayat ne bir çarpım tablosuz yaşanabilir ne de sadece bir çarpım tablosuyla… Çarpım tablosu sadece ilk öğrenirken yaşadığımız stresten ibaret bir ezberdir. Peki bir öğretmen bir çocuğun hayata karşı amacını oluşturan biri mi? Neden olmasın, ona doğru ile yanlışı gösterir. Daha annelerimiz bile belki bize bunu anlatamıyorken biz öğretmenimizden anlarız. Hedeflerimiz, doğru ve yanlış olarak ikiye ayrılırken biz amacımızın ne olduğunu çözmeye başlarız. Kimilerine göre bazı şeyler doğruyken o doğrular bize göre yanlış, bizim doğrularımızda onlara göre yanlış olur. Bunları da yavaş yavaş “tecrübe” ile öğrenmeye başlarız. Öyleyse, öğretmen bir tecrübe midir? Öğretmen aslında birer tecrübe değildir. Tecrübelerimizi; öğretmenler, anneler, babalar, arkadaşlar değil biz yaşarız. Tecrübe yaşatılmaz, yaşadıkça anlama duygusudur. Bir anne babanın umutları, beklentileri öğretmen midir? Hepimize karşı diretilen beklentiler vardır. Bu beklentiler bazen öğretmenden kaynaklanır. Örneğin, bir sınavdaki sonucun beklentisi annemizde yüksektir ama bizde düşüktür. Zaten öğretmen de bu olayların hepsinin farkındadır. Bu nedenle bu beklentiler öğretmene yüklenmeye çalışsa da daha çok öğrenci ve aile ilişkisindedir. O zaman bunların hiçbirini tamamen karşılamıyorsa, her ay düzenli maaşını alan bir meslek grubu mudur? Hayır işte bu hiç değildir, öğretmen için bir sürü tanım sayılabilir; belki bir çocuğun düştüğünde tekrar kalkması için uzatılan bir eldir öğretmen. Kızdığında öğrencinin yüzünde oluşan kızarıklıktır, ilk derse gelirken enerji dolu “Günaydın çocuklar, oturun!” deyişindeki heyecandır, yaramazlık yaptığımızda “Acaba öğretmen ne der?” korkusudur, belki de sayamayacağım birçok duygunun ilk yaşayışlarını seyreden biridir ama öylesine bir meslek grubu olmadığı kesindir. Öğretmen sanki hep içimizde yaşayan bir rol modeldir. Hayatımızın bir yerlerindeki davranışlarımızın, duygularımızın, bilincimizin nedeni öğretmenden kaynaklanmaktadır. Bakış açımızı bile öğretmenimizden alırız. Öğretmen bizim içimizdeki ilk saygıdır. Birisi için ilk ayağa kalkışımızdır. Eve gidince çantamızdaki kitapların masanın üstüne koyulup ödev verilen sayfalardır, öz disiplin. Sabah yedi de o sıcacık yataktan kalkmamız, programdır. Bizim disiplinliğimiz, programlı oluşumuz hepsi öğretmenden gelir. Onlar olmasa bir ülkenin hali duygusuz, düşüncesiz, disiplinsiz, programsız, laubali ve en kötüsü de cahil bir milletten başka bir şey olmamakla birlikte saati ve ajandası olmayan insanlardan ibarettir. Öğretmen olmayan bir millet de herkes kendi öğretmeni olur ve kimse doğru yanlışı ayırt edemezdi. Yani sizler bizim için çok önemli birer nimet, aydınlık gelecekler için başyapıtımız ve yolumuzu bulabilmek için haritamızsınız. Öğretmenler gününüz kutlu olsun, mutlu olsun.

Saygılarımla…

ELİF BEDİA KADEHCİ

ÖĞRENCİNİN ADI-SOYADI: ELİF BEDİA KADEHCİ

OKULUNUN ADI: BEYOĞLU ANADOLU LİSESİ

BENİM KAHRAMAN İTFAİYECİM

Benim kahraman itfaiyecim,

 

Ağlarken kendi ateşimde yandığım zamanlar oldu, bu kısa hayatımda… Ama o gözyaşlarım harıl harıl yanan ateşimi söndürmeye yetmedi, bir yardıma ihtiyacım vardı. Kendimi bir ormanda kaybetmişken, bir de yangının ortasında kalınca çaresiz hissetmiştim. Kalbim merdivensiz kör bir kuyuya düştüğünde birisinin tutması, kurtarması lazımdı. Kendi başıma halledemiyor, ne kadar çabalasam da çıkar gibi olduktan kısa bir süre sonra o çukura tekrar düşüyordum. Ormandaki çukurda tek başımaydım. Karanlıktı, ıssızdı, kendimi bitik, ümitlerimi yitik hissetmiştim.

Korkularımdan kaçıp saklanmaya çalışıyordum ama her durumda beni tekrar buluyorlardı. Bir şeyler başarmaya uğraşıyordum, insanlar beni onaylamıyor, daha doğrusu anlamıyor, yaptığım şeylerden soğutuyor korkularımda boğulmama sebep oluyorlardı.          Kulak asmayıp çabalamaya devam ediyor, çukurumda daha da dibe batsam da son bir ümit kırıntısı, küçücük bir inançla hayata tutunmaya çalışıyordum. Belki bu gayretlerime karşılık alabilecektim ve ağlamalarım son bulacaktı. Son bulamasa bile sesimi duyup bana yardım edecek bir el olacaktı. Zaman zaman böyle umutlansam da kafamın içindeki parazitler beni yiyip bitiriyordu. Onları yenecek gücüm de kalmamış, üstüne üstlük var olan bir karadelikle savaşıyordum adeta. Beni tüm gücüyle içine çekiyordu. Onunla savaşırken çoğu şeyimi kaybediyordum. Kaybettiğim şeyleri bulmaya çalıştım. Nerede olabilirler diye düşündüm. Aklıma gelen her tarafı aradım, taradım, bulamadım. Bir gün dedim ki,“Acaba sorunlarımdan kaçmasam da onları bir yere mi bıraksam?” Nereye bırakabilirdim ki? Düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bu karadelik, yok olmak yerine başka bir yere aktarılabilirdi. Evet bu harika bir plandı, peki nasıl uygulayacaktım? O gün boyu bu sorunun cevabını aradım. Ne yapacağımın temeli oluşmuştu ama nasıl yapacağımı bilemiyordum.

Ta ki o gün birisi ile tanışana kadar… İçimdeki yangını söndürecek olan itfaiyeci… O kişi benim öğretmenimdi. Onu bir öğretmen olarak beklemiyordum aslında. Daha sıra dışı olur sanmıştım. Belki bir kedi, bir kuş, aslan ya da bir masal kahramanı olabilirdi. Gerçekte bir öğretmenin yangınımı söndüreceğini hiç düşünmemiştim.  O dipsiz kuyulara düştüğümde beni kurtaracağını, karanlık yollarda bana ışık olacağını hiç hayal bile etmemiştim. Günlerce, haftalarca, aylarca aradığım cevabı önüme serdi. Cevap; ne olursa olsun yazmaktı. Yaşayamadıklarımı, daha doğrusu yaşadıklarımı yazacak, yazdıkça yaşayacaktım… Evet, yazmak. Yazı yazmak… İçinde birikenleri yazmak. Bu bir öykü veya şiir olabilirdi. Bunu ilk bakışta kimse anlamadı. Yazdığım her karakterde benden bir şeyler vardı. Neşem, hüznüm, kırgınlığım… Bir nevi her birine kendimi yansıtıyor, rahatlıyorum. Bu his anlatılamayacak derecede rahatlatıcıydı. Üzerinizden bir yük kalkıyordu adeta. Anlatamadıklarınızı bir yere aktarıyor, karadeliğinizi aydınlatıyordunuz.

Öğretmenim, bana bu yolda en çok ışık tutan, en çok elimden tutan oldu. Her boş anında yazıları gösterdim. Sabahları gelişini merdiven başında bekliyordum, her güne beraber başlıyorduk neredeyse. Hatalarımı düzeltiyor, eksiklerimi tamamlıyor; tavsiyeleri ile önümde yeni ufuklar açıyordu. Okul zamanları her şey tadında ilerliyordu, ta ki yaz tatili gelene kadar… Yaz tatilinin yaklaştığını fark ettiğimde birçok öğrencinin aksine, içimi karabulutlar kaplamaya başlamıştı. Öğretmenimi, durun ya ne öğretmeni, o benim en iyi dostumdu. En iyi dostumu göremeyeceğim için üzülüyordum. İçimde bir boşluk vardı, son parçası eksik bir yapboz gibiydim.

Biliyordum, tatilini köyün en ücra köşesinde teknolojiden uzak geçirecekti. Karne günü son defa görmüştüm kendisini. Yine de her şeye rağmen mutluydu. Kötü notlarla dolu karnemi gördüğünde bile tebrik etmişti. Notların -iyi ya da kötü- o kadar önemli olmadığını, zamanla düzelebileceğini, değişebileceğini ama duygu ve düşüncelerimizin daha mühim olduğunu, hele onları bir kağıda dökerek yazıp üretmenin paha biçilmez bir kıymeti olduğunu anlatı.

Ertesi gün tatil başlamıştı. Benim içinse sıkıntılı günler. Kolay kolay iletişim kuramayacağımızı bildiğim için üzülüyordum. Sonra hiç beklemediğim bir anda sıcak bir yaz akşamı telefonum çaldı. Arayan öğretmenimdi. Neredeyse bir dağ başında olmasına rağmen bir şekilde beni arayıp ulaşmıştı. Sohbet ettik, hasret giderdik. Beni sevindiren bir yanı da akılsız telefon kullanmasına rağmen beni aramayı akıl etmesiydi. Bence kendisi hem aklını hem yüreğini kullanan bir insandı. Bir sürü öğrencisi, ailesi, arkadaşları varken ve ıssız bir yerde kafasını dinleyerek tatil yaparken beni hatırlaması kendimi çok özel hissettirmişti. “Burada teknolojik imkanlar yok. Yazdıklarına cevap veremiyorum diye merak etme. Yazmayı bırakma. Dönünce yeni yazılarını dört gözle bekliyorum, dedi. O şartlarda bile bağlantıyı kesmemişti. Belki de böyle davranmasa, kendimi var etme çabamda yalnız hissedebilir, daha üzgün bir halde bulabilirdim.

En zor şartlarda bile anlayışlı ve kibar davranması bir ilaç gibi geldi bana. “Artık çıraklıktan kalfalığa yükseldin” demesi, “başarıyorsun” demesi, o kadar motive ediciydi ki. Bana öğretmenden çok bir baba gibi davrandı. “İyi misin?” demesi çok samimiydi. “Açılın, en sevdiğim talebem gelmiş!” demesi içtendi. Çizdiğim resimlerle ilgilenip sanki ben bir sanatçıymışım gibi kıymet vermesi muazzamdı. Diğer insanlar zaten bir çocuk çizmiş deyip geçiştirirken, göz ucuyla bakarken, belki de içlerinde burun kıvırırken, öğretmenim bunu yapmamıştı.

Sadece derse girip çıkan, kitaptaki bilgileri aktaran bir öğretmenden ziyade yaşamımızın her anına, yeteneklerimizin her yanına dokunmaya çalışan, yol gösteren bir akıl hocası gibiydi. Sert olmaktan uzak, gönlümüze yakındı. Samimiydi. Güzel şeyler yazamadığımı düşündüğüm zamanlarda bile aynı ilgiyi gösterirdi.  Şu an gözlerimin dolduğunu söyleyebilirim. Onun yanındayken kısa süreli de olsa değerli birisi olduğumu her zaman hissediyordum çünkü. Selamlaşmamız bile içime huzur getiriyor, günüme enerji katıyordu. Çok sevdiğim de bir sözü var; “Önemli olan başkalarından iyi olmak değil, dünkü halimizden iyi olmaktır!” Herkesin kendi içindeki gelişimiyle ilgileniyor, bizi birbirimizle karşılaştırmıyor, yarıştırmıyordu. Kendi deyişiyle, “sonucun değil sürecin önemli olduğunu” göstermeye çalışıyordu. Bana da öyle davrandı, ilerlememe baktı. Nereden nereye geldiğim önemliydi. Yani kendime olan nefretimden, bir şekilde kendimi sevmeme kadar…

O okudukça üzerimdeki tuğlalar teker teker kalktı. Her eserimde aslında yazılarımı değil, bütün duygularımı kendisine gösterdim. Onları okuduğu zamanlarda varlığımı hissettim. Çünkü benimle ilgileniyordu, silik, önemsiz birisi değildim onun için. Ne kadar teşekkür etsem az gelecek. Hani der ya öğretmenimin de yüzükleri ve saçlarıyla kendisine çok benzediği Barış Manço:” Yaz Dostum…“Su üstüne yazı yazsan kalır mı?…” Sözler havada kalsa da yazılar asla havada kalmaz, onlar kalıcıdır, sizi rahatlatır, unutsanız da anıları hatırlatır. Su üstüne de yazı yazılmaz. Ama sanırım o bende geçerli olmadı. Bu Su’da büyük bir etki bıraktı. O bir öğretmenden daha fazlası… Belki bir akıl hocası, belki bir dost, belki bir baba… Belki de o beni yangından kurtaran kahraman bir itfaiyeci…

Sizinle hayat bulan öğrenciniz SU…

 

 

ADI-SOYADI: Su KARACA

İLÇE: Sarıyer

OKUL: Şehit Fatih Satır A.İ.H.L.