“DÜNYANIN EN GÜZEL GÖNÜLLÜLERİ OLAN ANNELERİMİZE”

Mektup yarışmamızda eserleri ile dereceye giren gönüllülerimize ödüllerini,
Sayın Belediye Başkanımız Abdullah Özdemir’in katılımı ile Anneler Günü Pikniğinde takdim ettik.
Yarışmamızda dereceye giren gönüllülerimiz;
1. Hilal Bayraktar
2. Beyza Bahar Kaptı
3. Ayşenur Uçar.

Yarışmaya katılan ve dereceye giren tüm GÖNÜLBAĞI GÖNÜLLÜLERİMİZE TEŞEKKÜR EDERİZ.

“Dereceye Giren Eserlerimiz”

HİLAL BAYRAKTAR

Yollarına çiçekler serdiğime,
Yokluğundan beri güneş puslu doğmaya yemin etmiş gibi. Her geçen gün dipsiz bir kuyuda sonu gelir umuduyla derine inmek her inişte farkında olmadan karanlığa gömülmek. Canım, kanadı kırık kuş misali öyle takatsiz, güçsüzüm ki. Bu kaçıncı kağıdı ıslatışım saymadım. Birçok cümlem kalıyor kursağımda. Gözümün görmediğine gönlümün katlanmasına yoruldum ben artık. Yüreğimde biriktirdiğim her şeye ses olabilmek için aldım elime kalemi. Şimdi gülümse anne, sen ne zaman gülümsüyorsan ayaklarının altındaki Cennet yanaklarına yayılıyor. 9 ay karnında taşıyan, geceleri uykusuz kalan, hiçbir zaman sofradan tok kalkamayan, yuvasında huzursuzluk olmasın diye dünya yükünü sırtına alandır anne. Yeri geldiğinde evin direği, hastalandığında şifan, dikenli yollarda yol arkadaşındır. Merhamet ve vicdanla yoğurup seni sen yapandır anne. Herkesin yerini doldurabilen ama kimsenin yerini dolduramadığıdır. En güzel çiçeklerin bulunduğu bahçede mis kokulu çiçeğini bulabilendir, bir gülüşü çöle hayat veren sudur anne. Ayaklarının altına Cennet bahşedilen muhteşem bir abidedir. Annecim ilkokula başladığımda okula gitmek istemiyorum diye direndiğimde elimden tutup benle aylarca aynı sırada oturmadın mı? Sonra sınıf kapısında oturup bekleyişlerin? Öğretmenimden lavabo izni alıp aslında seni görmek için gelişlerim… Az mı beklettim seni o okul bahçesinde? İşin gücün yokmuş gibi sıcak soğuk demeden sırf benim gönlüm rahat olsun, okuyayım diye bekleyişlerin… Annemi istiyorum diye her ağlayışımda yanımda bitişin… Her sabah saçımı iki yandan örüp renkli renkli tokalar takışın… Peki 23 Nisan gösterimde niye yoktun anne? O gün herkesin annesi babası vardı. Sana o küçücük yüreğimle o kadar kırgın ve kızgındım ki. Bilseydim ödenmemiş o faturaları, mutfaktaki eksikleri kızar mıydım? O bez bebeği alman için sürekli ısrar eder miydim Çalışmaktan nasır tutan ellerinin muhteşem olduğunu bilmezdim, küçüktüm anne. Büyüdükçe anladım. Babamın yükünü hafifletmek için bize deva olabilmek için kendine zehir oldun. Yılların yorgunluğu gözlerine sıkışmış da kalmış gibi. Hani insan ağlayınca rahatlar ya. Ağlasan biraz da olsa geçecek gibi. Ama adın anne değil mi bu kelimenin ağırlığı altında kalmamak için güçlü durmak zorundaymışsın ağlayamazmışsın. Bunca şeyin ağırlığı yetmezmiş gibi en sevdiğim yemeği unuttun, ablamın gözlerinin rengini unuttun… yakışmadı annem adı Alzheimer olan bu hastalık sana. Hoş geldim, bazen ben kınalı kuzun bazen de ziyarete gelmiş herhangi bir çocuk. Mahçup olmamak için her iki çocuğu da saf bir tebessümle karşılama…
01.05.2022
İSTANBUL
O hastane kapısından girmeden “sadece bir çocuk” olarak tanınmamak için ettiğim dualar… En acısı da neydi biliyor musun? Bayram sabahı ailecek geldiğimizde ablamın ilk göz ağrı, sana anneannelik duygusunu tattıran yeğenime “Sen kimin çocuğusun bakalım? ” diye sorman… çocuk işte ne bilsin o herkes tarafından sorulan sen kimin çocuğusun bakalım, adın ne, sorularına benzetmişti senin sorunu da. O saflıkla cevapladı soruyu… bir ablama baktın bir de ona. Ablam göz yaşlarını saklamak için çıkmıştı odadan. Hiç unutmam o anı. Çaresizliğin en masumuydu.

Olsun anne sen beni umudun gölgesinde büyüttün. Güneş doğduğu müddetçe umut var diyordum ki; zulüm yağdı sevgi bahçemize, güvercin ötüşleri yaralı, çiçeklerin gülüşünde kan tadı… İnanamadım inanmak istemedim. Ben o gün varoluşumu da toprağa gömmüştüm. Bilmiyorlar anne benim içim dışım seninle öldü bilmiyorlar, tek sığınağımın nasıl yıkıldığını. Saçına ak düşen her teli öpmenin verdiği huzurun artık olmayışını bilmiyorlar, beni anlamıyorlar. Sıcak kollarını özledim annem. Toprağına sana sarılırcasına öyle sarıldım ki toprağın da yüreğin gibi sıcaktı. “Annem yollarına çiçekler serdiğim…” diye fısıldadım toprağın kulağına. Bu soğuk mermer taşı her gece ölümün getirdiği sonsuz soğuklukta nasıl üşüdüğümü hatırlattı anne. Bu gece gelip ısıtır mısın beni Rüyalarıma yeniden girip kokunu içime bir kez daha çekmeme izin verir misin? Her şeyde senden bir parça anne. Başucuna koyduğun yastığına sinen kokun yok artık anne. Gelip yanıma bir kez olsun yatar mısın ? Bir kez o ak saçların düşsün yastığıma. Üşümem söz geceleri, kokun ısıtır tenimi. Senden ayrı düştüğümden beri sevgiye dair ne varsa her şeye hasretim. Bu yalnızlık mahşerinde bak artık kaldıranım da yok düştüğümde. Ama anne gerseler çarmıha hissetmez çivileri elim, elim elindedir; acımaz tenim, ruhun cennet kokulum deyip öptüğün tenimdedir. Bu yaz da ektiğin çiçeklerin hüzünlü açacak. Hasret gülleri saracak her yanı. Bahar geliyor uyansana annem…Kaldır ayaklarını da göreyim, göreyim kaç karış Cennet saklı ayaklarının altında, öpeyim…
Hilal BAYRAKTAR

BEYZA BAHAR KAPTI

Annem,
Ben geldim. Biraz hırpalanmış, darmadağınık, uzak yolların yorgunluğu üstümde; ben geldim…Sana en güzel çiçekleri getirmek için dünyadaki bütün bahçeleri gezmiş olmak; şu anda sana güzel bir şey söyleyebilmek için binlerce kitap okumuş olmayı isterdim. Elimde solmuş çiçeklerim, yarım kalmış cümlelerim var. Her şey yavaş yavaş dağılırken insan ümitlerinden çok geçmiş mutluluklarına tutunuyor. Çocukluğuma dönüyorum; tasasız uykularımda gördüğüm rüyaları hatırlamaya çalışıyorum. Hepsinde sen varsın anne. Bütün düşmelerimde kaldırmak için, kabuslarımdan uyandırmak için oradasın. Deliler gibi sana koşuyorum çünkü benim için hep orada beklediğini biliyorum. Bana aldığın kırk sekiz renk kuru boyalarla hayallerimi boyardım. Renkler bana yetmezdi. Şimdi sadece siyah ve beyaz kullanıyorum. Hayat bu boyaları bana çok ucuza verdi. Başlamak için harika bir yer buldum anne. Harikalar diyarına iki bilet; ama biliyorum ki ikimiz de gidemeyeceğiz. Şimdi geriye dönüp baktığımda her şey o kadar korku dolu ki! Ah keşke sana kaybolmayı anlatabilseydim. Keşke dermanım ol diye sana her şeyi anlatabilseydim. Önemi yok. Hiçbir şeyin önemi yok… Hayat yutkunamadığım acı bir lokma. Bu senin için de böyleydi biliyorum. Buğulu gözlerinin ardında taşıdığın acıları önceden hissedebiliyordum ancak şimdi anlıyorum. Yüreğimde küçük bir yumru büyüyor sanki; bu dünyada görüp tanık olduğum her şey, kışın ağır ağır yol alan bir atlı araba gibi gövdemin içinden…Beni çiğneyerek, ezerek, yok ederek geçip gidiyor gibi. Her şeyden gözlerimi kaçırıp sana sarılmayı istiyorum. Yapamadım anne. Bu dünya bize hep fazlaydı, basit ve muhteşem hayatımıza hep fazlaydı. Onların yetişecek yerleri, gidecek yolları vardı. Benim için hep sen vardın anne; hep, sadece sen. Bahar geliyor, sen ne yeğin kışı ne yazı, baharı seversin. Akşamüzeri biraz serinlemiş havada çay içmeyi, yorgun ayaklarını uzatmayı, son kuşların uçuşlarını seversin. En çok da bizi mutlu görmeyi seversin; ben mutlu olamadım anne. Kalbim senin özleminle dolu, taşıyamayacağım bir yük artık. Yere düşünce ve kalbi kırılınca sana koşan zapzayıf kızı kıskanıyorum. O çocuk dünyadaki her şeye sahipti ama sadece büyümek istiyordu. Ben hiç büyümedim anne. Çocuk yaşta öldüm ben; çünkü bir tek ölü çocuklar büyümez. Yıllar içinde büyümem gerekirdi. Her sillede arkama dönüp seni aramamam gerekirdi; biliyorum. Keşke zamanı, mekânı, bütün mesafeleri aşan adı annem olan bir makinem olsaydı; beni sana kavuşturan. Ah, o güzel günleri nefes gibi içime çekebilsem! Ayaklarım ağırlaşıyor, zemine demirleniyor. Ne yerimden kıpırdamaya ne çabalamaya halim olmuyor. Zaten hiçbirini yapmak da içimden gelmiyor. Aklım çok uzaklarda, uzaya fırlatılan bir roket gibi son hızla bu geceden çıkıyorum. Dağları, çölleri, okyanusları geçiyorum. O kadar parlak canlanıyor ki gözümde; akşam güneşinin vurduğu bütün camları, hiç görmediğim okyanuslarda dans eden yunusları görüyorum. Artık bana bir asır kadar uzak bir
yerde bitiyor yolculuğum; birlikte olduğumuz çocukluğumda. Başlamak için harika bir yer. Neresi mi? Onu bilmiyorum… Önemli olan nerede değil, nasıl yaşayacağımız. İkimizin olduğu bir kale inşa edeceğim. Etrafını dik uzanan en sert taşlarla kaplayacağım. Belki… Bir şekilde bir gün oraya gidebiliriz ve artık her şey eskisi gibi olur. O duvarların ardında yaşlanmak yok. Üzüntü, keder yok. Orada sadece sen ve ben varız. Ölüm geçirmez duvarların ardında hiç olmadığımız kadar hayattayız. Burası benim harikalar diyarım. Hayatıma yeniden başlama imkânım olsa gideceğim yer. Kendi olmayan ülkem. Ben burayı çok seviyorum
anne. Aklımın gerisinde her saniye orada yaşıyorum. Yaşadığım her saniye seni özlüyorum. Yanağımdaki binlerce öpücüğü hatırlıyorum. Yıllardır sessizdim biliyorum. Hep en güzel kelimeleri aradım, bulamadım. Bu kayboluş, yalnızlık belki bir sarılmayla anlatılırdı ama asla bir mektupla değil… Ondandır ki sustum. Ama artık çok yoruldum. İmkânsız ama bir o kadar yoğun, senin sevgini tekrar bir çocuk olarak hissetme isteği beni çok yordu. Asla o kadar saf olamam biliyorum ama yine de sana yazmak yıllardır yaptığım en huzur verici şey; bunu anladım. Şimdi gidiyorum, yine neresi bilmiyorum. Yalnız gittiğim her yer aynı, boğucu. Ama yine de içimde umutsuzluk, çaresizlik yok. Sen her yerdesin. Ben seni gittiğim her yere götürdüm anne… Anılarım, bir daha hiç tadamadığım anne sevgisi etrafımda uçuşuyor…
Tıpkı kar taneleri gibi.
Kalbimde, aklımda tek değişmeyen sensin. Seni seviyorum. Seni çok seviyorum… Anneler
Günün kutlu olsun…
Kızın, Bahar
BEYZA BAHAR KAPTI

AYŞENUR UÇAR

Benim Dünyalar Güzeli Annem,
Başlangıçlar seni korkutmasın, bir çiçek olsun açsın gönlünde umut, derdin hep. Oysa ben sensizliğin getirdiği zemheride, sararmış yapraklar arasında başlıyorum bu mektuba. Hangi aydayız, günlerden ne bilmiyorum. Ama benim için mevsim hep kış sanki. Kimi geceler kemiklerim sızlıyor yalnızlıktan, derken sabah oluyor, güneş bile ısıtamıyor yokluğunun getirdiği hazin soğuğu. Sonra birlikte yürüdüğümüz yollardan, sokaklardan geçiyorum. Senin kokunu duymak, gözümde canlanan hayaline sarılmak istiyorum her bir adımda. İnanır mısın ağladığını duyuyorum kaldırımların hıçkıra hıçkıra. Eksikliğini hissetmiş
olmalılar, başka türlüsü mümkün mü zaten? Ben de yalnız bırakacak değilim ya onları, çöküyorum bir kenara ağlaşıyoruz beraber. Bir çocuk görüyorum sonra, öyle sıkı kavramış ki annesi elini zannedersin asla ayrılmayacak, hep ısıtacak elleri birbirini. Sahi nasıl da unutuyor insan hiçbir şeyin baki olmadığını. Sonsuz bir düşte yaşar gibi nasıl da kıymet bilmez oluyor. “Her anınıza sahip çıkın, yaşayın doyasıya.” diye haykırmak isterken dönüyorum eve ağır
adımlarla, sessizce. Eve girerken içinde kuşların uçuştuğu sesinle “Hoş geldin kızım.” demeni bekliyorum her defasında bıkmadan. Hiçbir imkansızı bekleyiş bu kadar yakmıyor canımı. Alışamadım hâlâ yokluğunla karşılaşmaya, alışamadım bu sessizliğe. Her mutfağa girdiğimde yemek kokularının arasında kayboluyorum yiten günleri anımsarken. Ne yediklerim ne de hayat boğazımdan geçiyor seni düşünürken. Bir kenarda uyuyup kalıyorum bazen. Uyandığımda
üstüm açık… Hayat bir kez daha yüzüme çarparken sensizliği, ne büyük nimetmiş anlıyorum üstüm örtülü uyanmak. Öylesine özledim ki seni. Şu an yanımda olman için neleri vermezdim ki… Çalan her şarkıda seni aramak ya da seni sormak yoldan geçen kediye… Hangi boyutu çaresizliğin? Kimsenin yerini dolduramayacağı bu boşluk nasıl da eritiyor beni günden güne. Nasıl da yok oluyorum hasretin büyürken içimde. Senin kalbinde olmak dünyada cenneti yaşamakken hiçbir yere sığamaz oldum, karanlıklar içinde kalmış bir kuş gibi çırpınıp duruyorum şimdilerde.
Benim canım annem, seni çok ama çok seviyorum, ışıklar içinde uyu. Emin ol, kavuşacağımız günün hayali son nefesime kadar her an benimle…
Ayşenur UÇAR