24 Kasım İstanbul Geneli Öğretmenden “ÖĞRETMENİNE GÖNÜLDEN MEKTUP” yarışması sonuçları

Tarafından gönderildi: Emrah ayhan parlak

Ağaçtan Toprağa,

Bu, size ilk mektubum. Uzun zamandan beri böyle bir maksat için kullanmadığım kalemimi elime alırken yıllar evvelki günlerime, çocukluğumun en nadide yadigârına kavuşmuş gibi bir saadet duyuyorum. Mektup ki kalbin sözlerle ifade edilemeyen baharlarına çiçekler açtıran bir güneş… Ömür defterinde kurutulmuş çiçeklerin tercümanı… Özlemin sesine kulak veren vefa medeniyetinin sessizliğinde çınlayan şehrin mimarı… Veda kervanının kalbinin içinde uyuyan şehrin her sabah insan ruhuna sinen rüzgârı…

Sizli günleri teferruatına kadar düşünmek için biraz sakin, biraz dinlenmiş bir dimağa lüzum var. Siz hafızamda bir dağ gibi yükseldikçe her gün bastığı toprağa mahsus dirilen ruhumun teslim bayraklarını içimdeki tevazu kalesine çekiyor, hayal uykumdan hakikatli sabahlara uyanıyorum. Beş yıl boyunca bana verdiğiniz hazinelerin gizli şifrelerini, gönül coğrafyamın umut kentinin silüetinde arıyorum. Hayatın yükünü -muazzam inancınız ile-çizdiğiniz haritanızla taşıyorum; her bahar güllerin açacağına, tüm sokaklara kokularını saçacağına ve bülbüllerin aşkla aşka uçacağına inanarak…

Biz ki bahçesi tarumar edilerek sürgüne gönderilenler ve özgürlük türküsü söylemeyi unutanlar… Cehalet kalesi içinde zincire vurulup müteessir kalanlar… Kurumuş çeşmelere abıhayat umuduyla ağzını dayayanlar… Kaybolan günlerinin müsebbibini farklı semtlerde tek başına seferlerle mütemadiyen arayanlar… Bulmak umudu tükenince harap bir evin saçaklarına gizlenenler yahut bir ağaç kavuğuna sığınanlar… Baharın, dirilmenin, göğe uzanmanın sırrına eremeyip “çiçek açamasın, talihini yenemesin, kendisini değiştiremesin” diye karanlığa mahkûm edilen, topraksız bırakılan fidanlar…

Siz ki yüreğinde insanlıktan, sevgiden, merhametten ve umuttan kocaman bir nişane taşıyan; onulmaz yarası olanlara şifa veren; gece gündüz yaktığınız meşaleyle aydınlatan; her çocuğun hikâyesini yeniden yazdıran ve hepsine başkahraman olansınız… İlim ve irfan kapısını ilelebet açan, kendi güneş gibi doğduğunda etrafında hiçbir şehri gölgede bırakmayansınız…

Siz ki ömür bahçemize çiçekler eken, ders anlatırken döktüğü her damla alın teriyle onları sulayan… Küçücük yaşımızda “biz” olduğumuzu öğreten, yaşam boyu söyleyeceğimiz özgürlük türküsünü besteleyen… Cengâver misali tüm esaret zincirlerimizi kıran… Atideki güzel günlerin kılavuzuyla bizi kültür medeniyetinin şulesinde dolaştıran… Her gece mavi düşler kurduran… Bizi açılmayacak kapı, gerçekleşmeyecek düş olmadığına inandıran… Dokunduğu, büyüttüğü, yetiştirdiği her fidanı “kendinin kâşifi olma” yolculuğuna çıkaran… Hayat kuyusundaki Yusufları kurtaran… Her düştüğümüzde kaldırıp dünyaya tekrar tekrar tırmandıran… Tüm sokakları boşalmış tenha bir akşamda, şehre yeniden çocuk bahçesi kurduran… Cebimize küçükken koyduğu “umut” anahtarıyla her kapıyı açtıran…

Siz; hep iyilerin kazandığı masalımsınız, her mısrasını ezberlediğim şiirimsiniz, hiç bitmesin istediğim yegâne romanımsınız…

Siz ki herkesin yıkılmayan tek uygarlığı… Anne kalbiyle “dünya” denen defterin dilini çözdüren, her yağmurda o görünmez şemsiyeyi açan; bizimle olduğunuz ilk andan son nefesimize doğru çıktığımız bu seyahatte tüm sokakları, tüm sapakları, tüm saatleri öğreten…

Siz hayat filmimizin afişindeki en güzel cümle… Güneşli günlerde bizi huzura kavuşturan dalgasız deniz, yolumuzu kaybettiğimiz fırtınalı gecelerde bizi bekleyen deniz feneri… Çocukları arasında ayrım yapmayan, herkesi aynı şefkatle emziren bir anne…

Kelimelere ne kadar çok benziyorsunuz hiç düşündünüz mü? En çok kullandığımız veya duyduğumuzda içimizden kuşların havalandığı o kelimelere… Siz şimdi bir kelime olsanız “gökyüzü” olursunuz ve hemen bir mavilik edinirsiniz kendinize. Bir göz mavisi, bulut beyazlığına karışan… Gökyüzü oldunuz ya, kuşların kanatları tutunur size ve birden kanat çırpa çırpa uçmayı da öğrenirsiniz. Göğün maviliği size karışınca belki de ona bakan bir deniz olursunuz. Dalga dalga bir rüzgârı kucaklarsınız hemen. Oradan dağlara uçmaya başlarsınız ve dağların tepelerinden soğuk sular içersiniz. İçinize yüce dağların dorukları karıştı bir kere, oradan uçarak ağaçların yeşillerini ve rengârenk başka tonlarını kuşanırsınız.

Siz bir kelime olsanız en çok “umut” olursunuz. Umut olduğunuzda hayata ve dünyaya açılan bir pencere de oldunuz demektir. Oradan insanları kucaklayan sokaklara, kendi yatağında çağıldayan ırmaklara, her gün yeniden ağaran yıldızlara açılırsınız. Yıldız olmak, her gün bir başkasının gönlünden kayan bir dilek olmaktır aynı zamanda. İçten tutulan bir dileğe dönüştüğünüzde bütün sevgileri ve iyilikleri katarsınız kendinize. Siz bir kelime olsanız en çok “kendiniz” olursunuz aslında…

Ben eskimiş sözlerle sizi övmüyor ve övünmüyorum. Bana/bize emanet ettiğiniz her şeyi, içinde bulunduğum koşul ne olursa olsun taşıyor ve koruyorum. Hayatımdaki vedaların en haziniyle sizden ayrılmıştım. Sizden öğrendiklerimle ruhumun üzerindeki tüm paslı kilitleri açtım, acıların düzlüğünde koştum, yoruldum. Fırtınaya ve ansızın bastıran yağmura tutuldum. Boğazıma geçirilen çemberle zor nefes aldım. Cevaplarını bilmediğim imtihanlara girdim. Acımı yıkayan yağmurun ardında renklerini yitiren bir gökkuşağı… Küçük çocuğun bir pazar günü yitirdiği uçurtması… Yokluğunuz; yüklemsiz cümleler kurmak gibi, kanatsız kuşlar çizmek, susuz çiçekler büyütmek gibi… Ve uykusuz geceler biriktirmek… Yokluğunuz, bitmeyen bir hikâye… Terk edilmiş bir bahçe… Sizsizliğin dehlizlerinde kaybolan bir evlat…

Hayatın kış mevsimi çok çetindi. Sonra… Bulutlar dağıldı. Yeniden güneş açtı. Sizli günlerde olduğu gibi yıkılan tüm köprüleri yeniden yaptım. Artık mevsim bahar… Sizi hayal ettiğim, tüm çiçeklerinizin rengini tek tek hatırladığım her mevsim gibi… Koparılmak istendiğinde toprağa daha sıkı tutunan her çiçek ve fidan gibi size sarıldım, size tutundum; sizi andım, sizi kokladım. Ben sizin kılavuzluğunuzda güneşe, yıldızlara, bahara inanıyor; her zorluğun ardından yeniden doğuyor, sevgi ve umutla büyüttüğünüz kalbimle kendi hikâyeme kahraman, kendi gemilerime fener, kendi baharlarıma güneş, kendi çiçeklerime toprak olmaya çalışıyorum. Öğretmenim; nereye gitsem senin ayak izlerindir takip ettiğim, gözlerimi kapattığımda bize öğrettiklerindir tek bildiğim.

Siz bana gökyüzünü vermeseydiniz ben böyle kanatlanıp uçamazdım! Kanatlarımı açmama müsaade ettiğiniz için, her daim sonsuz güvendiğiniz için, bana dünyadaki son çiçekmişim gibi baktığınız için… Yüzünüzdeki o muhteşem gülümsemeniz ve merhametiniz için… Varlığınız için… Öğrettiğiniz her şey için teşekkür ederim…

ÖĞRETMENİM; her zaman, her yerde yoluma meşaleler yak benim!

Bu hasreti bir güne sığdırmak imkânı bulunsaydı buna kalbimin tahammül etmesi mümkün olur muydu bilmiyorum. Size hayran ruhum ve sizin eseriniz kalbim ölünceye kadar sizinle beraberdir. Gönül dolusu muhabbet, hürmet, minnet, samimiyet ve hasretle…

BANU METİN