24 Kasım İstanbul Geneli Öğretmenden “ÖĞRETMENİNE GÖNÜLDEN MEKTUP” yarışması sonuçları

Tarafından gönderildi: Emrah ayhan parlak

2. Pınar AKYÜZ ATMACA

Değerli Öğretmenim,

Söze “Değerli ve Saygıyadeğer Meslektaşım Zeki Öğretmenim!” diye başlamak isterdim ama ilk andan kelimeleri tüketmemek gerek sanırım. Vesilenin bahanesi de sınırı da olmaz. Ruhumu Allah’a, adımı aileme, mesleğimi ise büyük oranda size borçluyum, bilmenizi isterim.

Hepimiz, zamanın sivri ve keskin dişleri arasında evrilip ilerliyoruz bir şekilde. Ortaokul sıralarındayken “Sen Türkçeye dair bir şeyler yapmalısın!” demiştiniz bana, o zaman Türkçeyi de dersi de daha çok sevmeye başlamıştım sanırım. (Gülümsüyorum hınzırca.) Sınıfça okuduğumuz ve yorumladığımız kitaplar arasında “Bico” adlı bir köpeğin bitkin ve üşüyen bedeninin çöp kamyonunun soğuk dişlileri arasında sıkışıp ölmesine dair hikâyesi herhâlde bende en derin izler bırakandı. “Ne kadar acımasız bir hayatta yaşıyorduk, insanlar neden ona yardım eli uzatmamıştı?..” diye ardı ardına sıralanan cümlelerim olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Oldum olası duyarlı biriydim, farkındalığımı artırmam gerektiğini o hikâye sonrası daha da iyi anlamıştım; sizin de amacınız eminim, kendimizi değerlendirmemize vesile olmaktı.

Hayatımda her zaman mutlulukla andığım öğretmenlerim olmadı tabii. Mesela M… adlı öğretmenimin konuştuğumu düşünerek gözüme anahtarlık attığını hiç unutmadım hâlbuki tek yaptığım sol yandaki küçük sesin nereden geldiğini anlamak için başımı oraya çevirmemdi. Gözümdeki morluğu fondöten -o zamanlar bulmak için çok uğraştığımı hatırlıyorum- ile kapatıp ailemin görmesini engellemeye çalışmıştım. Ona saygımdan mı sevgimden mi  -bu kısımdan o zamanlar pek emin olamasam da- bunu yaptım, bilmiyorum ama sonraları aslında bunun büyük oranda kendimdeki saygı değerinden mütevellit olduğunu anladığımı söyleyebilirim çünkü öğrencilerime de etrafımdakilere de hep şunu söylerim: İyilik ya da kötülük karşımızdaki kişiye göre değişen birer kavram olmamalı, sen neysen tavrın da o olmalıdır.  Ortaokul sıralarında iyiyi ve daha az iyiyi temsil eden siz ve M… öğretmenim benim için bir şeyleri şekillendirmeye gerçekten başlamıştınız.

Liseye geldiğimde kendi hayallerim açısından öğretmenlik adına çok güçlü şeyler düşünmesem de mantığımı şekillendiren E… öğretmenimin önemli bir ifadesi olmuştur ki bunu şimdilerde öğrencilerime de söylerim. O zamanlar öğretmenimiz askere gitmişti ve biz de ona sınıfça mektup yazmıştık. Benim bir serzenişime o, şöyle yazmıştı: “Unutma Pınar, Frankenstein’ın bile -o zamanlar Türkçe okunuşunu yazmayı da ihmal etmemişti sağ olsun- Frankenstein olma süreci vardır; kimse, birden iyi ya da kötü olmaz. Bir yargıda bulunurken süreci de göz önünde bulundurursan her şeyi kendine göre değil, aslında olduğuna yakın görebilirsin.” İşte ben o zaman nasıl bir insan olmak –gerçekten nasıl- istediğime karar vermiştim. Üniversite bitince de kendime şöyle dedim: Zeki Öğretmen’den doğru, M… Öğretmen’den hatalı ve E… Öğretmen’den duyarlı davranışı örnek alarak yola çık! (E… öğretmenimin bahsettiği süreci belki de M… öğretmenim için de düşünmem gerekirdi, bu da kendime değerli bir not olarak kaldı.) İşte beni bugün “Öğretmen Hanım” yapan bu ve bunun gibi durumlardır. Hepinize bu yüzden minnettarım.

Diğer yandan ilkokul sıralarından başlayan öğrencilik ülküsü mezara kadar bizlerle gidecek diye düşünüyorum. Aklınızda öğretmen yetiştirmek var mıydı, bilemiyorum. Belki sadece iyi bir nesil yetiştirmeye çalıştınız. Tabii mesleğini iyi icra ettiğini düşünen de yine ona yakışacak öğrencilerine öğretmenliği reva görmüştür, bu yadsınamaz bir tavsiyedir, bilirim. Yıllarca sıfatımızın hakkını verebilmek için kendimce bir şeyler yapıyorum, yapmaya da devam edeceğim ama yetmediğinin de farkındayım. Maddi ya da manevi hiç fark etmez, tüm öğrencilere yardımcı olamamak beni gerçekten çok üzüyor. “Hazan mevsimi geldiğinde yaprakları ağaçlarda tutabilmenin bir yolu var mı?” diye keşke size sorabilseydim. Yoksa o da bir bahar değil mi Pınar, derdiniz? Bu arada daha çok üzüldüğüm noktayı da sizinle paylaşmak isterim: Şimdiki nesil çok yalnız! Ellerinden biri tutsa çabucak bırakıyor, kitap okusalar o nispette ondan bıkıyorlar. Sadece onlar değil, onlarla ilgili olan her şey de yalnız kalıyor öğretmenim! Evde aileler yalnız, okulda arkadaş ve öğretmenleri, sokakta hayvanlar, çantalarda kitaplar, bedeninde kalpleri yalnız. Neye, ne kadar değer vereceklerini, içinde bulundukları durumu anlamıyor, anlamak da istemiyorlar. Bu kadar zor mu? Kendi değerinin sadece sayılarla ölçülmediğini, öğrenci sıfatından başka bir kimliğinin de olduğunu anlamak, en az bir şey öğrenmesi için zamanından bin parçayı onunla paylaşmak isteyen öğretmenini görmeye çalışmak gerçekten bu kadar mı zor? Varoluşçuluk akımını her anlattığında derinden bir hüzün duyar mı insan? Yabancılaşıyoruz; kendimize, ruhumuza, çevremize, geleceğimize kısacası her şeye. Ben her şeyi gördüm, kavradım, gerçekten uyguladım mı, tabii ki hayır! Sadece zor, uzun ve dikenli bir yolun güllerini görmezden gelmek istemiyorum.

            Yalnız bir şeyi daha hatırladım sayenizde öğretmenim. (Demiştim, vesilenin bahanesi de sınırı da olmaz.)  Lisedeyken Meydan’da postanenin önünde özel zarf ve kâğıtlar satan saçı ve sakalı birbirinden feyz almış bir amca –saçlarına ak düşen sanki hep amca olmak zorunda- vardı. Ben arkadaşlarıma, aileme mektup yazmak için özellikle oradan alırdım her şeyimi. Hem muhatabım özel olduğu hem de geleneksel bir şeyi sürdürmek hep hoşuma gittiği içindi. Bir keresinde yaşlı amca –bu sefer yaşlı olduğunu vurgulamak istedim- “Ne güzel, benden hâlâ alışveriş yapan iki üç kişiden birisin. En az bir kişi bile olsa benim mutluluğum olur.” dedi bana. Söylenen anla kalbin vuslat anı aynı anda ne kadar olabiliyorsa o kadar mutlu olmuştum ben de. Yaptığımın doğruluğuna dair bir onay hiç beklemedim ama onaylanmak da hoşuma gitmişti gerçekten. Bu sıcaklık bir yerde daha kendini hissettiriyordu. Anı defterleri yapardık; arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz bizim için (iyi) bir şeyler yazsın diye. Öğretmenlerimize istediğiniz kadar yazabilirsiniz, derdik. Şimdilerde kız öğrencilerde az da olsa süren bu alışkanlık aslında çok önemli bir değerdi. Yılları geriye getiremesek de biz yıllara dönebiliyoruz muhayyilede. Bizim anı defterlerimiz de öğrencilerimiz, öyle değil mi öğretmenim? Görünmeyen apoletlerimiz, vicdanımız, sağduyumuz hep onlar. Buradan kendime de öğrenciniz olarak pay çıkarıyorum, izninizle.

Artık çok genç sayılmadığım şu sıralar hâlâ mektup yazmaya devam ettiğimi bu vesileyle de belirtmek isterim. Mektupları zaten hep sevmişimdir; samimiyetin hem kilidi hem çilingiri olmak kolay olmasa gerek.

            Velhasılıkelam… Kelimeler su misali akar gider ömür gibi. Dahasını da yazacağımı bilmenizi isterim, her mektup gönderilmek zorunda değil ya!.. Hem ben mürekkebin kıvrımlı ahengine bayılırım, bendekiler bundan sonra o dilde olacak. Bu arada sizden de bir satırlık kelam gelirse çok mutlu olurum.  Adresimi Meydan’dan aldığım zarfın üstüne özenle yazacağım. Sözlerimi bir kuple ile sessizleştirmek isterim:

                        İlmin goncası öğrenci,

Öğrencinin kelamı kendisi,

Kendisinin kemendi derdi

                        Derdinin çaresi ilmidir efendim!

            Şimdilik ve daima hoşça kalın!

            Saygılarımı harflerden öte sunarım.

                                   Öğrenciniz ve Meslektaşınız  

                                                                                         Pınar AKYÜZ ATMACA