24 Kasım İstanbul Geneli Öğretmenden “ÖĞRETMENİNE GÖNÜLDEN MEKTUP” yarışması sonuçları

Tarafından gönderildi: Emrah ayhan parlak

3. Hüseyin ŞAHİN

ÖĞRETMENİNDEN ÖĞRETMENİNE GÖNÜLDEN MEKTUP

Çok kıymetli öğretmenim, Işığım, Uluçınar’ım,

Sizi gönülden selamlayarak kıymetli ellerinizden hürmetle öpüyorum. Şunu katiyetle bilmenizi isterim ki ben nefes aldıkça usumdan silinmeyecek, en karanlık, en zor ve dermansız anlarımda yine yolumu aydınlatacak, yönümü yolumu bulamama yardım edecek, ışığım, Kutup Yıldız’ım olmaya devam edeceksiniz.

Sizi görmeyeli neredeyse yarım asır oldu. Ama ben sizi asla unutmadım ve unutmayacağım. Çünkü ben sizi yüreğimin en güzel yerine, sevgi odacığının başköşesine oturttum bilesiniz Bahattin öğretmenim. Siz, hep o adanın içinde ve her aman benimlesiniz. Neden mi? Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım size olan sevgimi, saygımı ve özlemimi…

1977 yılının eylül ayı başları diye hatırlıyorum. Samsun ili, Asarcık ilçesinin Yarımca Köyü’nün okul çağındaki tüm çocukları heyecanlı bir bekleyiş içindeyiz. Heyecanlıyız, çünkü okulumuz açılacak, yakında öğretmenimiz gelecek, ilk ders zilimiz çalacak. Aylardır tarlalarda, bahçelerde, hayvan peşinde geçen rutin köy hayatımız yeniden canlanacak ve renklenecekti.

Okulların açılmasına bir hafta kadar bir vakit vardı. Köyün büyükleri çeşmenin yanında toplanmış sohbet ediyorlardı. Bu arada köylülerden biri at üzerinde köyün girişinde belirdi. Belli ki ilçeye gidip dönmüştü. Biraz sonra yanımıza geldi. Orada bulunanları selamladıktan sonra:

-Bizim öğretmen ilçeye gelmiş. Birkaç gün sonra köye geleceğini söyledi, dedi.

Bu haberi uyduktan sonra iyiden iyiye heyecanım artmıştı. “Öğretmen” kelimesini duyar duymaz hemen kendimi toparlayıp tıpkı bir asker gibi hazır ol duruşuna geçiverdim. Kalbim küt küt atıyordu.

İlçeden gelen köylümüz, öğretmenin ilçeye geldiğini ancak önceki öğretmenimizin tayinin çıkıp gitmiş olduğunu ve gelenin başka bir öğretmen olduğunu anlatıyordu. Bunu duyunca tüm çocuklar çok şaşırmıştık. Bu sefer heyecanımız daha da artmıştı. Yeni öğretmenimizin nasıl biri olduğunu çok merak ediyorduk.

Kıymetli öğretmenim, Uluçınar’ım,

Sizi korku, heyecan ve merak içinde beklediğimiz o günleri sanki daha dün yaşamışım gibi hatırlıyorum. Evet, öğretmenim yanlış anlamadınız, “korku” içinde beklemiştik yolunuzu. Çünkü biz o zamanlar öğretmenlerden çok korkardık. Çünkü sizden önce okulumuza gelen öğretmenler, en küçük bir kabahatimizi gördüklerinde, verdiği görevleri yapamadığımızda ya da eksik yaptığımızda bizleri azarlar, bağırır çağırırlar hatta çok fena döverlerdi. Bu nedenle öğretmenlerden çok korkardık.

Birkaç gün sonra elinizde bir çanta, üzerinizde bir beyaz gömlek, boynunuzda kravatınız ile bizim evin önünden geçip okula doğru yürürken gördüm sizi. Evimizin balkonundaydım o sırada. Rahmetli babam da görmüş o sırada sizi yoldan geçerken:

-Bak oğlum bak, görüyor musun? Yoldan geçen adama bak. İşte o senin yeni öğretmenin, diye seslendi. Demek ki haber doğruydu. Öğretmenimiz değişmişti. Artık yeni bir öğretmenle devam edecektik ilkokul eğitimimize.

O kadar heyecanlanmıştım ki sizi gördüğüm o an, babama belli belirsiz sadece “evet” diyebildim. Dedim demesine de ağzımdan çıkan o tek kelimelik sözü kendim bile or duyabilmiştim.

Kıymetli öğretmenim,

 Neden miydi bu kadar heyecan? Çünkü, 11 yaşıma kadar bir kere bile olsun sınırları dışına çıkmadığım bu küçük, ücra ve yoksul köyde (Köyümüz il merkezine yaklaşık 90 kilometre mesafededir.) ne elektrik, ne ulaşım, ne de doğru düzgün yol vardı o zamanlar. Bakkalı, kahvehanesi olamayan bir yerdi köyümüz. Köylüler mecbur kaldıkları zaman ilçeye yaya olarak veya at üzerinde gider dönerlerdi. Tarla, bağ, bahçe öküzlerle çekilen karasabanlarla sürülür tarlalardan toplanan mahsul yine öküz arabalarıyla harmanlara taşınırdı.

Bana göre köyümüzün sahip olduğu en güzel şey ise temelden çatısına kadar ahşaptan yapılmış, tek derslikli, tek öğretmenli, birleştirilmiş sınıflı, köye hâkim bir tepe üzerinde inşa edilmiş okulumuzdu.

Canım öğretmenim,

 O yıllarda bizim için öğretmen demek anne, baba, dayı, amca, muhtar, jandarma komutanı demekti. Öğretmen demek vali, başbakan, cumhurbaşkanı demekti. Öğretmen köyümüzün bilgi pınarı, kütüphanesi, eczanesi, hastanesi, doktoru, sağlık ocağı, mimarı, mühendisi demekti. Saygı duymamak, sözünü dinlememek, verdiği görevleri yerine getirmemek aklımızın ucundan bile geçemezdi.

Yine tekrarlayacağım, çok korkardık öğretmenlerden. Çünkü sizden öne tanıdığımız öğretmenler bize çok sert ve hatta acımasıza davranırlardı. Ablalarımız ve abilerimizin anlattıkları ve bizzat tanık olduğum ve yaşadığım duygusal ve fiziki şiddet uygulamaları büyüklerimiz ve öğretmenlerimiz tarafından son derece makul karşılanır adeta eğitimin çok gerekli ve yararlı bir unsuru olarak görülürdü. Hatta büyüklerimiz “Dayak cennetten çıkma.” derler, sopanın yararlarını sayıp dökerlerdi.  Öğretmen dayağı yeme korkusu daima bizimleydi.

Oysa siz çok farklıydınız Bahattin öğretmenim.

Bizlere gösterdiğiniz ilgi, yaptığınız fedakârlıklar, hiç esirgemeden ve karşılık beklemeden sunduğunuz sevgi ve şevkatiniz… Karakış ayazında içimizi ısıtan o sıcak ve samimi gülümseyişiniz, çevresine sevgi dağıtan o gülen gözleriniz, hepimizi bir baba şevkati ile sarıp sarmalayan o güzel ve dost yüreğiniz, adaletiniz, elimizden tutuşunuz, bizlere özgüven kazandırmak için gösterdiğini çaba ve özveriniz…

Siz çok farklıydınız öğretmenim. Sizi bir an öne görebilmek için daha güneş doğmadan, şafak sökmeden okula koşup lojmanınızın önünde, uyanıp bize sınıf kapısını açmanızı beklediğim o günlerin hatırası halâ belleğimde taptazedir.

Köye ilk gelişinizde uzun boyunuza, bana köyümün insanından çok farklı görünen beden yapınıza, yakışıklılığınıza hayran kalmış, içimden “Vay be, dünyada böyle insanlar da varmış demek ki!” diye geçirmiştim. Sonra “Pehlivan mıdır acaba benim öğretmenim?” diye kendi kendime sormuştum. Bizim oraların pehlivanlarının genellikle kısa boylu olduklarını hatırlayınca bu ihtimal üzerinde durmaktan vazgeçmiştim. Köyümüzün alt kısmından geçen Abdal Çayı’nın vadisinde bolca bulunan büyük çınar ağaçlarına benzetmeye başladım öğretmenimi. Soyadının “Uluçınar” olduğunu öğrendiğimde, bu benzetmeyi yaptığım için kendimle gurur duymuştum içten içe. Bahattin Uluçınar öğretmenim,  gerçekten ulu bir çınardınız benim için.

Sizi, o uzun boylu, babayiğit görünüşünüzle, köyümüzü çepeçevre kuşatan yüksek dağlarımıza da benzettiğim olurdu bazen. Yaz sıcağında, bizleri serin gölgesinde toplayıp kol kanat geren ulu bir çınar ağacıydınız bazen, bizi her türlü kötülükten koruyup saklayan yüce bir dağdınız, ulu bir ormandınız benim için kimi zaman.

Kıymetli öğretmenim,

Siz, her zaman bizimleydiniz. Köyümün her yerindeydiniz. Milli bayramlarda bizlere okuttuğunuz şiirler, söylettiğiniz marşlar, türküler. Oynattığınız oyunlar, yoğurt yeme, halat çekme, yumurta taşıma, çuval yarışları… Hiç birini unutmadım öğretmenim hiç birini!

Köylüyle birlikte yol yapımı çalışmasında görürdüm sizi kimi zaman. Elinizdeki balyozla kaya kırardınız ter içinde. Bazen su kanalı kazar, bazen de köy imecesinde kazma kürek sallardınız köyümün insanlarıyla birlikte. Kimi zaman da mescit önünde cemaatle birlikte söyleşirken görürdüm sizi. İçten ve samimi. Sanki benim köyümde doğmuş büyümüş gibiydiniz. Çocuklarla çocuk, gençlerle genç, yaşlılarla yaşlı olurdunuz yeri geldiğinde. Her işine koşardınız köyün ve köylünün. Ama asla ihmal etmezdiniz okulunuzu, öğrencilerinizi.

Hiç unutmuyorum köylüyle birlikte, yol yapımı çalışmasında, elinizde balyoz ile kayaları kırışınızı. Bunu yaparken alnınızdan, yanaklarınızdan süzülen ter damlacıklarının güneş ışığında birer yıldız gibi parlayışını. Terden sırılsıklam olmuş gömleğinizi, güneş yakmış yüzünüzün rengini hiçbir zaman unutmadım öğretmenim.

Size bir anımı da aktarmak isterim. O zamanlar sanırım üçüncü sınıftaydım. Siz beşinci sınıflarla fen bilgisi dersi işlerken, çocuklara konu ile ilgili bir soru sordunuz. Çocukların hiçbiri sorunuza tam ve doğru cevap verememişti. Aynı sınıfta ders yaptığımız için ben ödevimi çabucak bitirmiş ve beşinci sınıflarla yaptığınız dersi de dikkatlice takip etmiştim. Parmak kaldırıp sorunuzu cevaplamak istedim ve siz de bana izin verdiniz. Verdiğim cevap doğruydu. Siz de bunun üzerine tüm sınıfa beni alkışlatmış, gülümseyerek yanıma gelmiş, yanağımı ve başımı okşayarak beni tebrik etmiştiniz.

Kıymetli öğretmenim,

İşte o gün, hayatımda ilk defa biri beni başkalarının yanında takdir etmiş, onurlandırmıştı. Ve yine o gün hayatımda ilk defa yanağım, başım okşanmıştı. Bu yaptığınız şey belki sizin için çok sıradan bir davranıştı ama benim için dünyalara bedel mükemmel bir ödüldü. Kendimle gurur duymuş, kendimi değerli görmüştüm.

Biliyor musunuz öğretmenim? İşte ben o gün, gerçek bir öğretmenin nasıl biri olduğunu tam olarak anlamış, ilk defa o gün sevginin, takdir edilmenin, değer görmenin hazzını yaşamış ve o gün artık öğretmenlerden korkmamayı öğrenmiştim. İşte ben o alkış seslerini duyup başım okşandığında sizin gibi iyi bir öğretmen olmanın hayalini ilk defa o vakit kurmuştum.

Canım öğretmenim,

Beni sorarsanız, şimdi ben de sizin gibi minicik, güzel yürekli, gül yüzlü öğrencilere sahip, 26 yıllık bir ilkokul öğretmeniyim. Öğrencilerime sizin gibi iyi bir öğretmen olabildim mi? Buna ben değil kıymetli öğrencilerim karar verebilir ancak. Ama şunu bilmenizi isterim ki, 26 yıldır hep sizi örnek alıyor, sizin gibi çalışmaya özen gösteriyor, sizin izinden yürümeye gayret ediyorum. Sizi halâ çok seviyorum.

Sevgili öğretmenim,

İyi ki sizi tanımış, iyi ki öğrenciniz olmuş, iyi ki sizin ışığınızla aydınlanmışım. Hayatıma kattığınız paha biçilemez güzellikler için sonsuz teşekkürler. Sevgi, saygı, minnet ve şükran duygularıyla ellerinizden öpüyorum.  
Hüseyin Şahin