24 Kasım İstanbul Geneli Liseliler arası Öğrenciden “ÖĞRETMENİME GÖNÜLDEN MEKTUP” mektup yarışması sonuçları

Tarafından gönderildi: Emrah ayhan parlak



1. olan eserimiz

Gözlerimdeki yoğun sisi ağır ağır dağıtan parlak şafağım,

Bir zamanlar dudaklarımdan dökülen her kelimenin, kağıt kalemle buluşmadığı sürece böylesine hiç ve “hiç manasız” hissettirmesi ne çok ağlatırdı beni, hatırlıyor musunuz? Sanki yazmadıkça saydamlaşıyor, kendimden geriye bir toz zerreciği kalana kadar eksiliyor, eksiliyordum. Fakat yazdıkça birdenbire orada burada beliriveriyor, ibaret olduğumu sandığım ne varsa kabulleniyor ve bu kabullenişle beraber rutubetlenmiş kuytularıma gerisin geri geri dönüyordum. 

Ne yalan söyleyeyim; bu ani ve kısa belirişlerimden birinde beni fark edebileceğinizi, hayatın gerçekliğinde beni canlı tutabileceğinizi ve şefkatinizle onurlandırabileceğinizi aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. Hatta itiraf etmeliyim ki, bu durum beni başlarda epey korkuttu. Kendime kaçacak bir delik, çatacak bir hikâye aradım, çünkü bilmiyordum. Birinin elinizden tutması, gözlerinize sizi anlayarak bakması nasıl bir histir, bilmiyordum. Ki zaten çok geçmeden, bana arayışında olmam gereken şeyin kara bir delik değil de sığınacak bir liman olduğunu gösterdiniz, benim limanım oldunuz. “Ölü’nün Ressamı” hikayemi öğretmenler odasında tesadüfen okuduktan sonra “Bunu yazan Efsanur kim?” diye merakla sora sora beş kat yukarı çıkıp beni sınıfta bulunca sen Efsanur değil, “Efsane” olmalısın deyişiniz hala aklımda. Henüz tanışırken efsane haline gelmek nasıl bir gurur ama nasıl da bir ağırlıktı bilemedim.

Bana hep, ne olursa olsun bir şeyler başarabileceğimin inancıyla baktınız, öyle konuştunuz. Ve inanır mısınız, ben de artık size inanıyorum. İbaret olduklarımdan daha fazlası olabileceğimi gösterdiğiniz günden beri aynaya her baktığımda yalnız yazdıkça var olabilen silik bir yansıma görmüyorum. Siz bana, kelimelerimin ve onların mahiyetinin ne denli kıymetli olduğunu fark ettirdiniz. Yazdıkça var olduğumu değil; yazdıkça varlığıma varlık kattığımı, varlığımı benimsediğimi hissettirdiniz. Umutsuzluğa düşüp olmuyor dediğim her an gerek kilometrelerce öteden gerek hemen yanı başımdan o güzel sözlerinizle güller açtırdınız. 

Sevgili öğretmenim, şafağım! Geleceğe dair düşüncelerim pek puslu olsa da ileride, ufukta netleşen bir an görüyorum sanki. Yıllar sonra sizi ziyarete gelmiş bir öğrenciniz, elinde kestanelerle mahcupça gülümsüyor. Geçmiş günlerden aranızdaki ve ruhunuzdaki uyumun kelimelere yansıdığı ve belki de anlamını ikimizden başkasının anlayamayacağı şifreli ama ahenkli sözcüklerle konuşuyor: “Köyde ağaçlar daha şimdi şimdi kendilerine geliyor, yoksa Efsaneniz kestanenizi unutur mu hiç?” deyiveriyor. Siz ise, öyle hayal ediyorum ki, küçük bir çocuk edasıyla seviniyorsunuz; hemşehriniz, hemnefesiniz olmuş gibi gülümsüyorsunuz. İşte böyle bir an beliriyor zihnimde istemsizce. Lakin yine de eğer tüm bunlar artık başardığım ve demir attığım o güvenli limandan ayrıldığım anlamına geliyor ise sevgili öğretmenim, şafağım, içimi kaplayan hüzün ağır basıyor sevincime. Bu mektubu yazarken beni görebilecek olsaydınız eğer, eminim ki siz de fark ederdiniz. Zira ben yüzümdeki tebessümün ve bakışlarımdaki tedirginliğin tezatlığını başka türlü açıklayamıyorum. Tıpkı bana hediye ettiğiniz “Yokuşa Akan Sular” kitabının kahramanı Bican gibi ürkek hissediyorum kendimi ve kalabalıklar içinde yalnız. Hani yazdığım her yazıyı bir hediye, bir sürpriz sayıyordunuz ya, o kitabı okuduktan sonra Bican’a dair yazdıklarımı da mektubuma ekliyorum hediye niyetine:                                                    

“…Acımasız birer fısıltıydı düşünceleri. Eski yaşamlara ait sakin bir köyün, telaşsız ve huzur dolu anısı kazınmıştı aklına. Al aldı yanakları; belki tarlada çalışmaktan, belki içini kaplayan masum bir utangaçlık duygusundan. Yamalı, dökük bir kıyafet vardı üzerinde; belki parasızlıktan, belki üstüne geçiriverdiğin giysi tertemiz bir edep olduğundan. Baktığı kapkara ayna bile söyleyemezken aksini, nereye gizleyecekti yanaklarındaki o al renk yerine yüzüne bulaşan pası, kiri? 
Bir soru düştü zihninin kuytularına:

“Sahi, Bican Bican mıydı hâlâ? “

Fakat Bican bilmiyor ki ardında solacağı perde basma değil tüldür. Anlıyor ki masmavi göğe zehrini salan bu baca dizisi, ona mülk değil yüktür. 
Karanlık bir zaman parçası, aydınlıktan uzak insanlar ve Ay’dan yalnızlığa düşen Bican. 

Baştan ayağa tek başına bir fikir olan Bican. Koskoca bir kentin kalabalığında, acelesinde, acımasızlığında; yaşamın zorluğunda, vefasızlığında ve yoksulluğunda…  

Kendi başına bir kalabalıktı Bican,/Kendi başına bir nefesti Bican, 

Kanlı gözleri uykuya dalmadan evvel, aldığı her solukta kendi düşünde yaşayan.”

Ve umuyorum ki; tıpkı koridordaki her karşılaşmamızda uzadıkça uzayan konuşmalarımız ve sizin beni sınıfıma kadar götürüp geç kalma sebebimi açıkladığınız günler geri gelmeyecek olsa bile yarın bir gün tekrar bitmesini istemeyeceğim bir konuşmaya dalacağız ve arkadaşlarım beni beklemekten vazgeçecek… Veyahut hep aynı tatlı heyecanla, yerimde duramayarak atacağım size yazılarımı. Siz de acaba beni “selam ve dua ile” uğurlayacak mısınız?

            “Yarın bir gün çok ünlü bir yazar olduğunda…” derdiniz, “Beni unutma sakın.” Sevgili öğretmenim, şafağım… Yarın bir gün çok ünlü bir yazar olur muyum bilmem; lakin sizi unutmayacağımın, her daim aynı güzel duygularla hatırlayacağımın ve sizi herkese minnetle anlatmaktan vazgeçmeyeceğimin teminatını verebilirim. Tabii bir de sözüm olan kestaneleri ne olursa olsun elinize ulaştıracağımın… 

                                                                                                                            Efsa’neniz…

Sıralamaya giren tüm eserlermizi kutluyoruz.
Kazanan Katılımcılar:
Sıra İsim Soyisim
1. Efsanur AYDIN
2. Hazal YAVRU 
3. Ömer Faruk AKTÜRK