24 Kasım İstanbul Geneli Liseliler arası Öğrenciden “ÖĞRETMENİME GÖNÜLDEN MEKTUP” mektup yarışması sonuçları

Tarafından gönderildi: Emrah ayhan parlak

3. Ömer Faruk AKTÜRK

Cevapsız Sorularımın Yol Göstericisi,

Hemen her şeyin sayılara, puanlara dayalı olduğu eğitim sisteminde öğrencilerinin içindeki cevheri ortaya çıkartmak, onları hayatla tanıştırmak ve bunu mesai kavramı gözetmeden, üstelik hiçbir şey talep etmeden yapmak…Pek ince söz bilmem, içimdeki ruhumdaki kırık dökük yaşam kalıntılarını yazarak size minnettarlığımı sunmak istiyorum.

Tam üç yıl önce, yani babam ölünce… Evimizdeki salonda bulunun tek kişilik, kenarları ahşap kumaş kaplı koltuğa hapsolmuştum adeta.  Beni siyah beyaz olan dünyamda gölgelerin arasından bulup keşfetmiştiniz. Yetim olduğumu en çok babam vefat ettiğinde değil, etrafıma bakıp kendime yaslanacak bir omuz ve sarılacak birini bulamayınca hissetmiştim. İşte o yakınlığı ben sizde görmüştüm. Belki de yanınızda, üç yıl önceki şen şakrak halime dönmemin sebebi buydu. İlk yazımı büyük bir dikkatle değerlendirmeniz, ardından Cahit Sıtkı’dan okuduğunuz şiir dün gibi hatırımda.

Ben rahmetli babam için bir şey yapamamıştım. Fakat sizin için okuyacaktım, yazacaktım. Çünkü siz beni hayatın içine çekmiştiniz. Bana balık vermemiş, balık tutmayı öğretmiştiniz. Fikir dünyamdaki meyvelerin mahsulünü şiirle alabileceğimi sayenizde fark etmiştim. Artık okulun, derslerin külfetli kısmının önemi yoktu benim için. Külfet, nimete dönmüştü sayenizde. Koridor başlarında sizi bekliyordum her teneffüs. Derslerimiz sınıf duvarları ile sınırlanmasın istiyordum. Nöbetçi olduğunuz katta bir ileri bir geri şiir dolu yürüyüşler yaparken büyülü bir dünyada gibiydim. Bazen acil işiniz olduğunda o katta beni yerinize vekil tayin etmeniz, babamın bana evi emanet etmesi kadar gurur verici geliyordu.

Beni günden güne yeni ilham alacağım o hazineyle tanıştırıp, kitaplarla -geçmişimde husumetli olduğum kitaplarla- samimi bir dost eylemiştiniz. Edebiyat dersi sizinle karşılaşana dek mesafeli olduğum bir dersti. Çünkü sayısal derslerle daha haşır neşirdim. Edebiyatı bir sürü bilginin kuru kuruya ezberletildiği bir ders olarak görüyordum. Sonra o meşhur filmdeki gibi, ezberlemeyin, okuyun, anlayın, yazın, düşünün; kitaplara yakın, kalıplara uzak olun dediğinizde şaşırdım. Kalıpları yıkan ve beni şaşırtan başka bir davranışınız da; hemen tüm hocalar bize buraya nasıl geldiğimizi sorarken, sizin kim olduğumuzu ve nereye gitmek istediğimizi merak etmeniz olmuştu.

Uzun Hikaye kitabı, kendimi bulduğum adeta okurken yaşadığım bir eserdi. Kitabı elime aldığım gün bitirmiştim. Ertesi gün hemen bunun üstüne konuşmaya başlamıştık. Kitap okumak hayatım boyunca teoride doğru bulduğum, fakat pratikte bir türlü hayatıma katamadığım bir eylemdi. Sizinle yalnızca okumaya alışmamıştım, kitap hakkında yaptığımız konuşmalarla hem o büyülü dünyaya hem size bağlanmıştım. Bu konuşmalardan aldığım tat bazen kitabı okumanın da önüne geçiyordu. Sizin deyiminizle artık onu yaşıyorduk ve bu tarifsiz bir duyguydu.

Sizi ilk gördüğümde ehli keyif, istekleri üzere yaşayan bir insan olarak düşünmüştüm. Biraz da görüntünüz bu izlenimi veriyordu. Öncesinde yadırgadığım bu görüntünün sonrasında tıpkı düşüncelerinizde ve davranışlarınızda olduğu gibi kalıpların dışında olmanızla bir bütünlük oluşturduğunu anladım. Bir anlamda içi dışı bir olmanızın nişanesiydi. Bunun sözlük anlamı da “samimiyet” idi. Belki de bu yüzden daha çok etki bırakıyordunuz benim ve dersine girdiğiniz -hatta girmediğiniz- talebelerinizin üzerinde.

Sizinle yaptığımız “Vapurda Edebiyat” etkinliği sırasındaki yolculuğumuzda sizi daha iyi tanıdım. Gerçi bu tanıma, atasözündeki anlamının biraz uzağındaydı. Daha önce farkında olmadığım davranışlarınız ve hassasiyetleriniz hayranlığımı giderek arttırmıştı. O yüzden yazdıklarımı, sizin beğenmenizi istemiştim hep. Oysa toplumun kalıplarına yahut başkalarının kanaatlerine göre hareket etmeyi, bunlardan etkilenmeyi kabullenmeyen bir karakterim vardı. Ancak sizin kalıbınız üzere inşa olmak istemiştim bu defa. O yüzdendi çoğunlukla zorlamam sizi, yazdıklarım hakkında ne düşünüyorsunuz diye sık sık sıkıştırmam bu yüzdendi. Kendimi de kalıpları da sizinle aşmıştım. Beni yazmakla tanıştırmış üstelik bununla yetinmemiş, bir sarraf gibi beni parlatıp vitrine koyarken de altına adınızı yazmamış, beni ben yapmıştınız.

Peki benim altımda ne yazacaktı ben ne yapacaktım? Sizinle tanışıklığım süresince şairlere ve fikir insanlarına ilgi duymamın, onları büyük insanlar olarak görmemin en büyük sebebi onların da benim gibi suskunluklara karşı ses çıkarmış olmalarıydı. Ben de onlar gibi olmalıydım. Hani diyordu ya neredeyse yüz yıl öncesinden vatansever bir şairimiz: ”…Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet/ Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”  Ben de bugün yaşanan dramda, insanlığın feryadına karşı bir şeyler yazmalıyım dedim kendi kendime. Çocuklar ölürken haykırılmayan bir dünyada insanlık da şairler de ayakta kalamazdı. Zulme karşı silahım yoktu ama kalemim vardı. Anlatan, öğreten değil; ilham veren öğretmen olmak istiyorum demiştiniz ya, açtığınız yoldan ilham alarak döküldü aşağıdaki dizeler gönlümden kalemimden:

“Dağ başına yine yalnız

Bir ağaç

Hamur gibi mayalamış toprağı bağrında.

Topraktan bitmiş yaşam,

Toprakla bitmiş yaşam.

Topraktan olanla bitmiş zaman.

Saatlerin çarklarına hapsetmiş kendini

Oraya ezdirmiş kendinden olanı yaşamı.

Tekrarda bulunmuş her zaman

Satırda, yaşamda;

Tapmış durmaksızın içinde olana.

İçin için ağlamadan

Sığınmamış o içinde kalana.

Büyümeksizin kalmış çocuk gibi.

Ama çocuk ölür mü?

Çocuk öldürür mü?

Sokaklar oyun yeri değil, mezar olmuş çocuğa.

Söyle çocuk yapan kimdi?

Arkadaşın mı?

Yoksa hiç insan olamamış biri(leri) mi?..” Bana soru sormanız, cevap vermenizden daha kıymetlidir, diyordunuz ya. Soruyorum bu yangının ortasında size ve tüm insanlığa: “Ağaçlar Ayakta Ölür” diyordu öğrettiğiniz bir şiirde şair.  Peki ya çocuklar?… Ve daha zor bir soru yine beni tanıştırdığınız bir büyük şairin ”… Kaçar herkesten / Durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk /Çocuk ölünce anne” dizelerine ithafen: Ya kaçacak yerleri yoksa?..                                                                                                             Selam ve dua ile!..

Ömer Faruk AKTÜRK